Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

26 Nisan 2012 Perşembe

19


Çaprazımda oturuyordu. Simsiyah saçlarımnın açık hali anca on on iki santim olmalıydı ama saçını sımsıkı arkaya bağlamıştı. Firar eden bazı teller kulaklarının arkasında özgürlüklerini kutluyorlardı.

Zayıftı, yüzü kendinden de zayıftı. Güldüğü zaman yanakları geriliyordu. Zaten çok gülmüyordu da.Esmer teni ve üst dudağının basık ve yaygın  olmasından yola çıkarak arap kökenli olduğunu düşündürüyor. Karşısındaki kız da onun gibi kısa saçı ve saçını onun gibi bağlamış. Siyah saçlarını sarıya boyattığı çok belli. İkisi de çok haraketsiz oturuyor. Sohbet ediyor, başka bir şeye ilgilenmiyorlar ama ona rağmen çok hareketsizler. İkisinide aklı başka bir yerdeymiş gibi.

Çaprazdan kesiyorum kızı. Çok beğendiğimi söyleyemem ama kesiyorum. Bir an bile bakışlarımız çakışmıyor. Sanki özellikle bakmıyor.

Hesabı bizden önce ama dükkan kapanmaya yüz tuttuğu zaman istiyorlar. Arkası bize dönük olan çakma sarışın hesabı ödüyor, o hiç “Hayır ben ödeyim” gibilerinden  bir çabaya girişmiyor.

Ve kalkıyorlar. Gece boyunca ilk kez kikirdemelerini duyuyorum. Masadakinden ziyade, yürürken daha samimiler. Siyah tayt üzerine krem rengi bol bir gömlek giydiğini o zaman fark ediyorum. Köşeyi dönüyor ve kayboluyor.

25 Nisan 2012 Çarşamba

18


“ Dolar almayın! Dolarla iş yapmayın! Dolarla alışveriş yapmayın!” diye bağırıp duruyordu. Şişmandı, üzerinde bir kahverengi bir takım elbise vardı gömleği dışarda, kravatı aşağıdaydı. Alkollü olduğuna emindim, saçları önüne düşmüştü az da sakalı vardı. Ekonomik kriz sıfat tamlamasını televizyonda ve gazetelerde bolca gördüğüm zamanlardı. Otobüste birileri, “Dolar yükselince kafayı yemiş” gibi muhteşem bir sosylojik ve psikolojik gözlem harmanı sundu. Tüm otobüs hak verdik, kapılar kapandı ve yolumuza devam ettik.

17


Yerel bir ünlü beraber olmak garip bir his olmalı. Hem de o yerel ünlü biraz absürt hareketleri olan biriyse. Çok kısa gördüm yüzünü, belki somurttuğundan olacak yüzü çirkin gibiydi; ama beyaz tişört ve kot pantolonu ile fiziği güzeldi. Elele tutuşmuyorlardı, aralarında bir şey yok gibiydi. Ama aralarında bir şey var da gibiydi. Yerel ünlü de somurtuyordu. Buluştukları saatte barça – chelsea maçı vardı. O maça kaçar mıydı?

16


Yine bir piknik zamanıydı; engebeli, azı çim, çoğu toprak alanda yeteneklerimizi sergilemeye çalışıyorduk ama ortada yeteneğin y’s bile olmadığından şaklabanlık yapan kibirli maymunlardan farklı değildik. Sonra o geldi. Hepimizden büyük ve yetenekliydi. Top ayağına değdiği an anlamıştık durumu. Biraz topla oynadıktan sonra kariyerinden bahsetti. Amatör takımlarda oynamış ama menisküs olduğu için bırakmak zorunda kalmış. Hatta bir süre yatalak bile olduğunden bahsetti. Gözümüzde büyük yetenekti, sakatlanmasa büyük takımlarda oynayabilirdi.

Nedeni hakkında zerre fikrim yok ama maç yapmak yerine ortada sıçan oynamaya başladık. Sonra o sakatlandı. Kimse vurmadı ya da kimsenin darbesi olmadı. Kendi kendine sakatlandı. Dizini tutuyor, sekerek yürüyordu. “ tam iyileşmedim tabi, oynamamam lazımdı ama dayanamadım diyerek hayıflanarak arkadaşlarının yanını tuttu. 

15


Ne kadar da çok kızına benziyordu. Onun gibi kısaydı, kızının aksine çakma sarışındı. Eski moda kıyafetleri vardı, siyah ve eski. Sanki 90’ların modası gibi. Neyse, kızının yarattığı kaostan aldığı zevki gizlemiyordu. “ Biz E.’ kadınları böyleyizdir, istediğimizi bir şekilde elde ederiz” der gibiydi. El etti mi bilmiyorum ama umarım o ve türevlerinden uzak bir ömür sürerim.

14


Hepsinden kısaydı, hepsinden mutsuzdu, hepsinden negatifti, hepsinden tatsız ve kekremsiydi. Öğretmenlerinin gözüne baka baka isyan ediyor, oyunbozanlık yapıyordu. Derdi neydi bilmiyorum ama o kızı hiç sevmedim.

20 Nisan 2012 Cuma

13


Bağlum’un derinliklerinde bir piknikteyiz. Sevmediğim akrabalarım etrafımı sarmış. Bizi birbirimize bağlayan tek şey et ve et kokusu. Büyükler siyaset konuşmamaya gayret ederek mangal yakıyorlar, kadınlar dedikodunun beline beline vuruyor, gelmeyenlerin kulaklarını çınlatıyorlar, küçükler ise salak saçma bir ortamdalar.

Bir futbol topumuz var ama mekan engebeli, aşağı kaçınca getirmek dakikalar alıyor; top patlamasın diye top sevdamızdan vazgeçiyoruz. Bir de uçurtma var elimizde, en küçüğümüzün. Babası yapmamış, yapamaz zaten, hazır alınmış bir kırtasiyeden. Eski kalın defter kapları ve fabrikasyon çıtalar ile yapılmış.

Küçüklerin en büyüğü benim ve ömründe hiç uçurtma kaldırmamışım. Kalkmış uçurtmanın ipinden tutup, kendi, kendimi uçurtma uçuruyor sanmışlığım var ama uçurtma kaldırmış yok. İster istemez iş bana düşüyor. Hemen benden küçüklere emirler yağdırıyorum, “sen tut”, “sen koş”... Sonuç başarısızlık. Küçükler isyana geçiyor ve dayakla tehdit ediyorum. Benden büyükler ortamda olduğu için işe yaramıyor. Zaten aralarından sadece öz kardeşimi dövmüşlüğüm var ve her severinde hak ediyor.

Derken o geliyor. O küçükken uçurtmasını kendi yapan, kendi uçuran adam. Sevecen tavırlarla ortama akıyor, uçurtmanın gönyesi bozuk diyor. Yoksa siz doğru yaptınız. Hayat, bir başarızlığıma daha kılıf uyduruyor. Sonra bozuyor uçurtmayı, işte o zaman bir heyecan başlıyor bende. Ya tekrar yapamazsa; yapamadım, der giderse, tüm ihale bana kalır. Sırtımdan attım sandığım sorumluluk misli ile tekrar biniyor.

Tekrar yapıyor adam. O da yetmezmiş gibi uçuyor da uçurtmayı. Keyfim yerine geliyor. Adamın sevdası uçurtmayı kaldırmak, sonra ipi bize verip gidiyor. Küçüklere azar kaya kaya en çok ben tutuyorum uçurtmayı, sonra onlara veriyorum ve “sakın kaçırmayın” falan diyorum.  Kaçırmıyorlar ama uçurmayı şehre elektrik taşıyan devasa elektrik direğine takıyorlar. Çekiyorum, salıyorum, tekrar çekiyorum ama olmuyor. Kafam dönüyor, asılıyorum, koparsa kopsun elektrik teli, biri yanar kül olurmuş, şehir elektriksiz kalırmış umurumda değil. Yine olmuyor. Sonunda vazgeçiyorum. Küçükleri, büyüklere şikayet ediyorum.

19 Nisan 2012 Perşembe

12

Seçim günleri gergin zamanlardır. Her seçimde sekiz on kişi muhakkak öldürülür. Rekabet her zaman gerginliğe gebedir zaten.

Bu adam, mütesettir karısı ve küçük kızı ile gelmişti oy vermeye. Kılık kıyafetleri gösteriyordu ki; orta halli olmaya çalışan insanlardı. Oylarını vermiş, okulun kapısında denk geldikleri bir tanıdık ile iki çift laf ediyorlardı. Adamın sohbetini köpek havlaması ve kızının çığlıkları böldü. Korktu adam. Kızına zarar gelmesinden korktu. Baktı ki kızını köpek ıssırmamış, ama kızı çok korkmuş, adamın korkusu öfkeye döndü. Hızla ve hırsla köpeğin sahibi elemana koştu, bağırıp çağırıyordu ama küfretmiyordu – ne dediğini anımsamıyorum –

Köpek sahibi eleman suçlu olmaın verdiği mahcubiyetle geri çekildi. Adam solaktı, sol yumruğunu kaldırdı ama elemana vuramadı. Kendi yerinde zıpladı, bağırmaya devam etti ama yumruğu indiremedi.

Polisten korkmuş olabilirdi, köpekten korkmuş olabilirdi, kendinden daha genç ve sağlıklı duran elemandan korkmuş olabilirdi ya da bilmediğim ve asla bilemeyeceğim başka bir şeyden korkmuş olabilirdi.. O yumuruğu indiremedi.

Polis geldi, köpeği ve sahibi olan elemanı kovdu, adam ağlayan kızı ile ilgilendi.

11

Amacı ortam yapmak, hava atmaktı. Yavru husky cinsi köpeğinin gözleri buz mavisiydi, o da buz mavisi bir kot pantalon ve yine mavi tonlarda ekose bir kazak giymişti. Konu üzerinde biraz kafa yorunca belki de birini bekliyordu. O mahalleden olan ve oy veren biri o kapıdan muhakkak geçecekti. Belki kızı bir kez durakta görmüş ve aşık olmuştu. Oy vermeye geldiğinde kızı görecek, oy verdikten sonra da evine kadar takip edecek ve hayatının geri kalanının o kızı orada bekleyerek geçirecekti. İçinde bulunduğu çirkin varoşluğun altında romantik bir durum da olabilirdi.

Köpeğinin tasması yoktu. Bir köpeği olmak havalı bir şeyse, o köpeği tasmasız kontrol etmek daha da havalı bir şey olmalıydı ama sonra köpek yanından kaçtı ve küçük bir kıza doğru havlamaya başladı. Küçük kız çok korktu; bir çığlık, bir kargaşa ve kızın babası elemana doğru koştu, yumruğunu kaldırdı ama vuracak cesareti bulamadı, sadece diklendi. Malum seçim günü, hemen kapıdaki polisler olaya müdahil oldu. Kargaşa devam etti. Polis her zamanki gibi uzlaştırıcılığını ortaya koydu ve köpekli eleman olay yerinden kovuldu.

Aşk acısı sürgünle sonuçlanan köpekli eleman yanında köpeği ile küfrede küfrede ve intikam sözleri - göstecem ben onlara- ile evine doğru yol aldı.

16 Nisan 2012 Pazartesi

10

Ezgi dersanesine gittiğim, anadolu liseline hazırlandığım dönemler. Dersanenin en çalışkan öğrenciydi. Tüm denemelerde hep o birinci olurdu. Sınıflarımız aynı değildi; ek ders, etüd gibi zımbırtılarda görürdük onu. Burnu kalktıktı ama çok da değildi. İnceden bir kıskançlık ile hayranlık arası duygularım vardı. Mesela o dönemden sadece onun ve Arda’nın adını hatırlıyorum.

Sonra bir etütte ağlamaya başladı. İkinci olduğunu sanmıyorum, daha düşük netlerle birinci olmuş olmalı. Zırıl zırıl ağlıyordu. Mavi okul üniforması, sarı kumral saçları var aklımda bir de ağlarken kıpkırmızı olduğu. Öğretmen yanına oturup teselliye girişmişti sanırım. Ona karşı duygularım o zaman da karışmıştı. Hem üzülmüş, bir yandan da içimin yağları erimişti.

9

Tanımaz, etmedim... Anneannesi mi, babaannesi mi ne yan apartmanda otururdu ve sömestir ve yaz tatillerinin uzun zamanını burada geçirirdi. Anne babası Kenan’ı neden buraya salarlardı ve haftalarca bırakırlardı bilemem, sadece ayrı olmadıklarını hatırlıyorum. Küçükken bunu sorgulamak hiç aklıma gelmezdi.

Hepimizden yakışıklıydı Kenan ve yakışıklılık da Kenan’dan sonra gelen arkadaşımızın kulağı yoktu. Kahverengi saçları, güzel kıyafetleri vardı; hepimizden biraz uzundu – Son gördüğüm zaman onun boyuna yetişmiş olabilirim – neşeliydi, keyifliydi ve futboldan çok anlamazdı. Zaten futboldan da onlasa doğal olarak liderimiz olurdu. Karakteri uyumlu olduğu için kaleye geçmeyi sorun etmezdi ve Serdar’la kanka oldukları aynı takımda olurlar ve bizi hep yenerlerdi.

Yine bizden farklı olarak Kenan’ın kızlarla arası iyiydi. Hepsiyle konuşurdu, sıcaktı, rahattı. Kızlar en çok onu ve Serdar’ı severdi. Onlar bir bankta kızlarlar konuşurken ben kapıcının oğlu Yalçın’ı kaleye sokar, şut çalışırdım.

8

“Ben aslında patronun şoförüyüm, servisçi arkadaş uykusuz olduğu için yardım ediyorum”, demişti. Ben patron olsam altımda A8 olsa dişleri bu kadar çarpık bir adamı yanımda çalıştırmam.

Onun dışında güleryüzlü bir adamdı. Bmw’si olduğunda, servise bizden başka kimseyi almayıp sigara içerek bir yolculuk yapmayı planladığından falan bahsetti. Otel çok iyi ama şimdi mevsimi değil, yazları çok daha güzel olur, aramızda kalsın, dedi. Hep arkadan iş çeviren, çaktırmadan bir şeyler yapan, saman altından su yürüten bir yanı var gibiydi. İnice el sıkıştık sanırım.

7

Kimse ile göz temasına girmiyordu. Bir garip havası vardı; sanki tüm gözlükler onundu ve bize ödünç veriyor gibiydi. O olmasa filmden hiçbir şey anlayamazdık ve ona muhtaçtık.

Film bitti, bizde ona gözlükleri aynı havayla verdik. “ Al gözlüklerini,artık ihtiyacımız yok!Seninle işimiz bitti”.

6

Kimbilir nereden geliyordu? Kahverebgi kahve rengi giyinmiş balık etli bir kadındı. Sivri topuklu bir ayakkabı giyiyordu. Yürürken zorlandığı belliydi, belki canı bile yanıyordu. Elinde bej çantası sürüklenirken bir anda durdu. Duyduğu an baktığım belli olmasın diye bakışlarımı üzerinden çektim. Paçasındaki tozu eli ile çırptı. Çırpışlarında bir öfke vardı. Sert sert vuruyordu paçasına. Sonra yürümeye devam etti, birkaç saniye daha baktım.

5

Hemen her emekli polis gibi esnaflığa flaş bir geçiş yapanlardan ve Türk bayrağını dükkanına asan adamlardan nefret ediyorum. Bu adamın dükkanında kocaman bir Türk bayrağı yıllardır duruyor. Sanki emlakçılardan sadece o Türk, geri kalan Türk değil; vatanını sadece o seviyor, geri kalanlar haymatlaos! Onun dışında iş falan da yaptığı yok. Eski, cansız kahverengi takım elbisesini giyiyor ve dükkanında oturuyor. Kapısının önünde kendinden daha temiz olan arabası duruyor. Güneşe göre ya arabanın şemsiyesinin yerini değiştiriyor ya da arabanın yerini değiştiriyor. İki kelime etmişliğimiz olmasa da kaba saba bir adammış gibi geliyor. Hatta kesin mhp’lidir. Kesin konu kürtler olunca acımasız laflar etmekten çekinmiyordur.

4

Ahmet abinin çilesi. Acayip hızlı ve çok konuşuyor. Hatta çok çok çok konuşuyor ve hiç dinlemiyor. Kendini beğenmişliği en üst düzeyde. Konuşurken sözünün kesilmesinden, göz temasının kaçırılmasından çok rahatsız oluyor. Dikkat tekrar üstüne toplamak için eliyle dürtmekten de hiç çekinmiyor.

Yaşayacağı zamanın, yaşadığından az olduğunun farkında. Ondandır ki hazır para var, gezeyim anasını satayım; tavrında. Gezdiği yerleri, yaptığı yolculukları uzun uzun anlatıyor. Yirmi sene önce birkaç saat kaldığı Afyon bile onun için unutulmaz bir anı.

Çocuklarından ve torunlarından bahsederken gözleri parlıyor. Gelin almadık, kız aldık diyor. Ne kadar muhteşem bir kaynana olduğundan ve oğlunun evliliği esnasında yaşanan kriz anlarında ne kadar yerinde müdahaleler yaptığından övünç ile bahsediyor.

Kural tanımaz bir yanı da var, insanlarla konuşmaktan hiç çekinmiyor. Eşi ile tatlı sert bir havaları. Kimseye mutlu denmez ama mutluymuş gibiyi iyi oynuyorlar.

3

Görmüş geçirmiş altmışına dayanmış. Ölümü kabullenmiş ya da hazırlıklı bir hali kesinlikle yok. 15 sene önceki Rusya seyahatini anlatacak yer arıyor. Eşi Müjgan’dan daral gelmiş. “Neyim varsa yoksa oğullarım, torunlarım için” deyip duruyor. Paraya önem vermem havasında olsa da tam tersi, konu para olunca babasını tanımaz. Konuşma sesi, üslubu çok güzel; yılların getirdiği esnaflıktan yadigar olsa gerek.

İçki ve itibarlı dostlarından bahsedip duruyor, bir de eti ve mangalı çok sevdiğinden. Sivas’dan kalfalarımı getirdim, artık çocuklarım gibi oldular diyor ve bana samimi de geliyor. İşi gücü zaten onlara devrettiği aşikar. Bir ilacı bilemediğini fark ettim. Yine yaşlılarda olan bir şeyi birkaç kez, sanki ilk kez söylüyormuş gibi söyleme. İyi adam sayılır. Bir de hamamda gördüm de bildiğin ayı.

2

Otuz beş yaşlarında mutsuz bir kadın. Yüzüğünü çıkartmamış ama çok da evli gibi bir havası yok. Psikologlar, rehber öğretmenler gibi konuşuyor. Kesin birkaç tane nlp kitabı parçalamış ve muhtemelen workshoplara gitmiş. Bir ara elini omzuma attığında bir ilaç öneriyordu ve kendine biçtiği şifacı rolünü hemen hemen içtenlikle oynuyordu. Makyaj yapmamak, saçlarına çok özen göstermemek, spor giyinmek ve o ses tonu – ki beni çok gerer- tamamen kendisine çizdiği o rolün gerekliliği.

Doktorların çaresiz kaldığı zamanlar kendisine yöneldiğinden ve çare bulduğundan bahsetti iki kez. Konsept eczaneymiş kendisininki. Bitkisel tedavi ve bitki takviyeleri falan fistan. Kesinlikle sıkıcı.

1

Elinde KPSS kitabı ile gördüğümü anımsıyorum onu. KPSS testi çözdüğüne göre en azından lise mezunu olduğu aşikardı ama içimden bir his Ankara’nın doğusundaki bir üniversitede iki yıllık bir şeyler bitirmiş olduğunu söylüyor. Dışarısı soğuktu, dergilerin arasundaki sandalyesine oturmuş, KPSS test kitabının ilk sayfasına bakıyordu. Yanina biri geldi, bir iki kelime ettiler, umutsuzca gülümsedi.

Git gel tanıştık sayılır. Birbirimize “Naber” falan diyoruz. Mesela üzerinde tükenmez kalemle ‘1TL’ yazan fanzini bana bedava verdi.