Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

31 Mayıs 2013 Cuma

6. Bekir puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken karısı Fevriye'ye için çay demlemeye kalkmıştı Bekir. Oralarda erkek olmak demek güçlü olmak demekti ama Bekir hiçbir zaman güçlü olamamıştı. Hiç bağıramamıştı, Hiç küfredememişti, hiç hakkını savunamamıştı. Herkesin korkuları vardır ama Bekir Amca'nın korkuları kadar derini pek bulunmazdı.

Oğlu karısını öldürdüğü gün, gelininin ailesi intikam alacak diye korkmaya başladı. O günden beri mümkün olduğunca dışarı çıkmadı. Bakkala çakkala hep Zeynel'i gönderdi. Veysel'in vukaatlarından sonra daha da bir korku saldı. Sadece aynı sokakta oturan iki çocuğun burnunu ayakkabısının tabanıyla kırmıştı. Çocukları haşat ettikten sonra sırf zevkine. O çocukların da hakkıydı intikam. Neden almıyorlar, daha ne bekliyorlardı?

Kimse onlardan intikam almasa da Bekir Amca nasılsa bir gün sıra onlara da gelecek diye tevekkülle bekledi. Bekir Amca'nın korkaklığı ve silik karakteri sayesinde evin içinde bir Vasfiye Teyze hükümranlı sürmekteydi. Bekir Amca hizmetçi gibi ev işlerine koşturup durdu, Vasfiye Teyze' de tebaası ile hiç muhatap olmayan mutsuz bir imparatoriçeye dönüştü. Arada Veysel geldi mi dengeler biraz değişirdi ama zaten o da çok kalmazdı.

Kafasında takkesi, namazlarını hiç aksatmadı Bekir Amca. Vakit namazlarını evde kılar, cumadan cumaya camiye giderdi. Aslında cami uzak olduğu için daha yakındaki apartman altı mescitini tercih ederdi. Namaz çıkışı da camiinin önünde saatlerce sohbet ederdi. Kimsenin onu camiinin öldürmeyeceğini düşünürdü.

30 Mayıs 2013 Perşembe

5. fevriye - puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken bir üst kattan onları izlemeyen kadınlardan biriydi, Fevriye. Yanında kocası ve torunu, kalbinde oğlunun ve büyük torununun acısı vardı. Hayatının çoğunu geçirdiği balkonundan yine çevreyi izliyordu. Pusette ayaklanan çocuğu da görmedi, yoldan geçen arabaları da görmedi, çocuğun annesini de görmedi… Gözleri kalbindeki acıya gömüldüğü için bakıyor ama görmüyordu o aralar. Ne kocasıyla ne de torunu ile konuştu. Zaten onlarla yıllardır da gerçekten hiç konuşmuyordu.

Her gece olduğu gibi o gece de Allah’a uykusunda ölmek için dua etti. Haliyle sabah da mutsuz uyandı. Perdeler çektiği, yastıklarla döşediği balkonuna çıktı; kocasının hazırladığı kahvaltıyı torununun aldığı ekmekle yedi. Kocasına da torununa da; ne günaydın ne de elinize sağlık dedi. Balkondan bakmaya devam etti.

Oğlu hapisteydi, kaç yıl yediğini bilmiyordu bile. Bir gece karısını öldürmüş, sonra aylarca polisten kaçmış, en sonunda da kendi teslim olmuştu. O günden beri zeka geriliği olan torunu Zeynel’e o bakıyordu.

Zeynel’in abisi de hapisteydi.  Girip girip çıkıyordu. Zeynel çolak ve zeka geriliği olduğu için kontrol edebilmişlerdi ama Veysel’i tutamamışlardı. Kavga etti, adam bıçakladı, hırsızlık yaptı… İşlenebilecek tüm küçük suçları işledi. Şimdi yine içerideydi ve Fevriye için için çıkmasını istemiyordu.


Ve Fevriye tüm bunlardan hep kocasını sorumlu tutuyordu.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

4. sevinç - puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken annesinin yanındaki kabile üyelerinden bir başkasıydı Sevinç. Ekibin ahlaksızlığını en rahat yaşayanıydı. Kocası çalışmaya Almanya'ya gitmiş; döndüğünde ne cebinde parası ne kafasında aklı kalmıştı. Kovamadı ve boşayamadı kocasını. Onun yerine tüm ipleri eline aldı ve adamını kuklaya çevirdi.

Ahlaksızlığının sebebi, ahlaklılığının ödüllendirilmemesiydi. Bu onu flörten bir kaltak oldu. Kocasını sevmese de, haram helal diyalektiğini çok düşünmese de kimseyle beraber olmadı. Sadece flört etti. Mesela kaldırım döşemek için işçiler geldiğinde sütyenini belli eden beyaz tişörtünü ve kilodunu belli eden dar gri eşofman altını giyip adamlara çay verdi. İşçiler çalışırken adamlarla sohbet etti. Şuh sayılabilecek kahkahalar attı. Olması gerektiğinden daha yakın durdu.

Pazarcı esnafı geldiğinde de yine hepsiyle muhabbet etti, kahkahalarını gizlemedi, o zavallı adamları umutlandırdı ama hiçbir ile sevişmedi. Cep telefonlarını aldı, sabahlara kadar kocasının yanında mesajlaştı, bazen bir kafeye gidip beraber çay içti ama hiç son aşamaya getirmedi durumu. Bir de beyazları çıksa da saçlarını hep sapsarıya boyattı. Bazen dipten gelen beyazlar gözükürdü ama o hiç umursamazdı.

28 Mayıs 2013 Salı

3. neriman - puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken onu izleyenlerden kabile üyelerinden biriydi Neriman. Kabilenin büyücüsüydü. Atalarının şaman büyücülerinden olduğuna emin gibiydim. Çok zeki değildi,arada abuk subuk konuşurdu ama iyi kahve falına baktığı için kabilede sarsılmaz bir yeri vardı. Sırf kahve falına baktığı için biri garip bir rüya görse yine ona anlatırdı. Tek erdemi ise kimsenin falı için uydurduğunu ya da rüyasını başkasına anlatmamasıydı.

Falcılıktan para kazanmazdı çünkü falına baktığı kimsenin onun verecek parası yoktu. Kimsenin parasının olmadığı bir yerde para değerini kaybediyor, yerini saygınlığa bırakıyordu. Diğerlerinin hepsi Neriman'a saygı duyuyordu.

Neriman fal bakmayı oğlu hapse girince fal bakmayı bırakıp, oğlu hapisten çıkmadan kanserden ölen komşusu Esma Teyze'den öğrenmişti. Daha doğrusu Esma Teyze'yi dinleyerek öğrenmişti. Esma Teyze herkese umut verirdi. Ama büyük umutlar değil. Kısmet derdi, 'B' harfi görürdü, birikmiş para görürdü, iş görürdü, okul görürdü ama hiç kimseyi bu mahalleden zengin bir muhite gideceğine, büyük paralara kazanacağına inandırmazdı. Herkese de onu çekemeyen birilerinin olduğunu söyler dururdu, herkes de göz olduğunu söylerdi. Çünkü herkes kıskanılmak ve başarsızılıklarının ardında soyut bir güç olduğuna inanmak isterdi. Falın sonuna doğru da güzel günlerin onu beklediğini söylerdi ki; fal baktıran mutlu kalksın ve bir ay sonra tekrar ona fal baktırmaya gelsin.

Neriman, Esma Teyze ekolünün muhteşem bir temsilcisi olarak hayatını devam ettirdi.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

2. pusette ayaklanan veledin annesi

Benzer mahallerde doğmuş, benzer okulları yarım bırakıp, benzer adamlarla çok da rızaları olmadığı halde bir kurtuluş olarak görüp evlenmiş ve mutsuzluk ile fakirliğin kaderleri olduğuna inanmış bir avuç kadınlardı. O kadar çok birbirlerine benziyorlardı ki; biri ötekinin yerine geçse çoğunun kocası fark edemezdi.

Kadınlardan bir tanesi kocasıyla sevişmelerinin başarsızılıklarından bahsederken bebeğinin bunları duymasını istemediği için pusetini dört beş metre ileriye park etmiş olması aslında kendisinden beklenmeyecek kadar düşünceli bir davranıştı. Aynı kadın bebeğini emzirirken küfürlerle beraber beddualar edebiliyordu. Bebeğini park ettikten sonra aynı kabilenin üyesi olduğu kadınların yanına gidip konuşmaya devam etti. Kocası ne kadar gidip gelse de bir türlü boşalamıyordu. Bazen içindeyken bile siki iniyordu. Zevk almış gibi yapıp dursa da kocası rol yaptığını bildiği için ondan nefret ediyordu. Konuşmuyorlardı artık, küfür yemekten bıkmıştı, dayaklar da sıklaşıyordu. Adamın cebinde parası olsa evde de durmayacaktı ama kahvede çay içecek bile parası yoktu. Sigarayı otlanıyordu.

Arkadaşlarının da benzer ve çözümsüz sorunları olduğu için sadece teselli ettiler. Bildikleri tek çözüm de zaman olduğu için işi zamana bırakmasından başka bir şey önermediler. Sonra bir baktılar ki bebek pusette ayakta.

Anne tedirgin bir iki adım attı, baktı düşmüyor, sakin adımlarla yanına gitti. Bebek anne yaklaşınca pusetine oturdu. Annenin kabile üyesi arkadaşları kahkahalarla gülmeye başladılar. Ortama bebek tekrar geldiği için babasının başarısızlığındansa bebeğin başarısından konuşup, sonra da evleri dağıldılar.

1. pusette ayaklanan velet

Pusetinin içinde oturmaktan isyan etmişti artık. Annesinin tıpkı kendi gibi arkadaşlarıyla sohbet kisvesi altında dedikodu yaparken onu uzağa park etmesi dokunmuştu gururuna. Kolları ile yandaki kolçaklardan destek alarak ayaklandı. Dizleri titrese de pusetin şemsiyesine tutunarak isyanını sürdürebiliyordu.

Sonra dönüp annesine ve annesinin günahdaşlarına maydan okurcasına baktı. Göz göze geldiler. Annesi hayatı boyunca karşı karşıya kalacağı o bakışlarla ilk kez tanışmıştı.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

patronun çocuğu metehan


Henüz resmi olarak yaza girmedik ama çocuk bildiğin zenci olmuş. Başı biraz öne eğik yürüdüğünden dolayı özellikle ensesi simsiyah. Bazı insanlar , korkarım ki biri de benim, soyumuzda afrikalılık olduğunu düşündürür. Patronun çocuğu Metehan tam böyledi. Memleketi hakkında kaçak cevaplar verdi, Ankara biraz bekledikten sonra Gölbaşı dedi. Patronun oğlu Mithat, demelerime hiç bozulmadı. O bozulmadıkça ben şımardım. Arada sırtına bir vurdum. Uzuyor ama bir yandan da irileşiyordu ve şimdilik gayet efendi bir çocuktu. Kılık kıyafetine bakınca kimse ona patronun oğlu demezdi; kötü bir tişört, yanı kalitesizlikte bir eşofman vardı üzerinde. Zaten patron oğlunu çalışanın yanına çalışmaya gönderdiğine göre bir bildiği vardı. Takdir edilesi bir durumdu.

Sonra kitaplığa baktım. Okumadığım değer verdiğim bir kitap varsa vereyim dedim ve görür görmez “bu acaba buraya nasıl girdi?” diye içimden geçirdiğim bir kitabı çıkarttım. Sonra çözemediğim problemlerinden biri olan hediye verememe durumu tekrarladı. Şimdi keşke verseydim diyorum ama zaten ona o kitabı veremediğim zaman da “keşke verseydim” diyeceğimi biliyordum.

Tam bir esnaf, perdeci olacağı gün, üzerindeki bu mahcubiyeti atacağı günü merak ediyorum. Evlerine  gittiği müşterilerle sohbet açacağı, arada menfaate dayalı bir ilişki kurulsun diye yapacağı muhabbetleri merak ediyorum. Kaba bir tabirle yırtılacağı günü merak ediyorum.

17 Mayıs 2013 Cuma

çingene temizlikçi


"Beş dakika kalsanız iyi olur", dedi. Adım kadar eminim ki; en az benim kadar çingeneydi. Başında ya kırmızı ya da yeşil, taç ya da toka olurdu hep. Savruk, kesinlikle kadınsı olmayan, meydan okur bir yürüyüşü vardı. Sanki ağzından bir sakız varmış gibiydi çenesi. Bunu mevcut diklenişinin bir parçası olarak kendi olmuşturmuş gibiydi. Hastane sahibinin, başhekimin ya da en azından bir doktorun karşısında görmek isterdim onu. “Evet efendim”, “Baş üstüne efendim” durumundayken.

Evli miydi? Sevgilisi var mıydı? O adam nasıl biriydi ve acaba nasıl cilveleşiyorlardı?

parkinsonlu teyze


Game of thrones’daki Lady Olenna Tyrell  karakterine benziyordu, kadın.Muhtemelen parkinson başlangıcındaydı ya da başka bir hastalıktan dolayı kafasını sağa sola sallayarak yürüyordu. Tıpki arabaların arkasındaki kafasını sağa sola sallayan köpekler gibi. Bu başını sallamalar sanki her şeye “cık”, “olmaz”, “ı ıh”, “ asla”, “bana bunlarla gelme”, “never” der gibilerinden bir hava katıyordu.

Bu kadından bir şey istemek çok güç olmalıydı. Ya da “evet” cevabını aldığında hissedeceğin ikilemi yaşamak istemez, gözlemlemek isterdim.

14 Mayıs 2013 Salı

estetik düşmanı teyze


Elinde sigara, altında siyah bir tayt; beyaz tişört, üzeri eski püskü beyaz bir hırka ve kötü boyanmış dağınık saçlarına taç gibi takılmış numaralı gözlük. En az kırk, orantısız alınmış kilo. Tek eksiği tasmasız gezdirdiği bir fino köpek o kadar. Bir insan nasıl daha korkunç olabilir? Unutmadan sigarasını da filtre ile içiyor ve elinde 'akyurt' poşeti var. İnsanlığa, estetiğe karşı giriştiği bu savaşın bir sebebi olmalı. Bir sabah güneş doğarken elinde şarap kadehi; "Ant içiyorum ki; bu dünyayı daha çirkin bir yer haline getiricem!" demiş fondipleyip kadehi kırmış gibi.

potansiyel eylemleri

1.Avm'lerde tişört alacakmış gibi mağazaya girip tüm katlı tişörtleri bozmak
2.Evinin kapısının önünü özellikle çamur yapmak
3.Arabasını hiç yıkamayıp hep kötü park etmek
4.Evinin cam ve balkonlarına; poşet ve CD bağlamak

7 Mayıs 2013 Salı

parktaki deli "İyi bayramlar"


Bir deli bana “İyi bayramlar”, dedi. Onu daha önce gördüğüm zaman arife gecesiydi. Hatta saat 12’yi geçmiş bile olabilirdi ama 11’i geçtiğinden yüze yüz eminim. Tesadüf kelimesini sorgulamak için ne kadar güzel bir geceydi. Arka masadaki yaşlanmak üzere olan çiftten biraz para aldı ve parasını yüksek sesle konuşarak saydı. “Üç lira on kuruş. Hamburger almama yetmez ki. Biraz daha çalışayım”. Çalışayım? Sanırım yaptığına çalışmak demek doğru olmasa da çok da yanlış olmaz. Onu gördüğüm o gece ben de ona üç lira vermiştim. Daha doğrusu ben Mehmet’e parayı vermiştim, o deliye taktim etmişti. Bu gece korktuğum kadar korkmuştum.

Üzerimde para yoktu. Yok dedim. “Çay, cips, çekirdeğe tüm paranız gitti demek” dedi. Cips ya da çekirdek alır mısın dememi bekledi belki? Bilemedim haliyle diyemedim. Başka insanları rahatsız etti sonra. Sonra sesini duymadım. Gerçekten hamburger aldı mı acaba?

parktaki kız

Onu görür görmez aklıma ilk şu soru geldi. Hep şişman mıydı, yoksa yeni mi şişmanlamıştı? Sonra yanındaki tiplerle ilişkisini düşündüm. Kardeşleri miydi, komşuları mıydı? Üzerindeki kıyafetler çıkarım yapmayı güçleştiriyordu. Orta halli miydi, fakir miydi? Bulunduğu ortamın bir parçası gibiydi. Daha önce çok mu gelmişti, yoksa uyum sorunu yaşamayan tiplerden miydi? Saçlarım simsiyahtı. Boya mıydı yoksa, doğal rengi miydi? Zayıflamak istediği çok belliydi. Başarabilecek miydi, başaramayacak mıydı? Eşofman altına bakarken düşündüm. Mavi miydi, lacivert miydi? Spor aletinde bacaklarını açarken düşündün. Bakire miydi, değil miydi? Yanındaki iki kızın önünden önünden yürürken düşündüm. Nasıl öyle dik durabiliyordu?

4 Mayıs 2013 Cumartesi

rodi'deki tezgahtar


Hınca hınç alışveriş merkezinin iğne atmaz yere düşmez kafetaryasında insanlar masa için sıra beklerlerken o masada tek başına oturuyor; ne bir şey yiyor, ne bir şey içiyordu. Masalar çok yakın olduğundan sanki aynı masada gibiydik. Fısıldayarak konuşsam ile duyabilirdi. Tam karşımdaydı. Ne ben ondan gözlerimi kaçırdım; ne o benden gözlerini kaçırdı. İkimiz de birbirimizin umurunda değil gibiydik.

Boynunda rodi’de çalıştığını gösteren bir kimlik vardı. Kot pantolonu ve vişne çürüğü bir tişört giyiyordu. Ruju var mıydı bilmiyorum, dikkat etmedim ama yüzünde zerre makyaj yoktu. Cildi lekeliydi. Göz kapaklarının altında lekelerden vardı. Belki ondan hiç ortamın en güzel kızı olamamıştı. Bir de kulakları çirkindi. Kim kulaklara bakar ki?

Sigara içip durdu. Hatta sadece arada birkaç kez dumansız hava aldı o kadar. Sigarayı efkarlı tutuyordu, gözleri efkarlı bakıyordu. En fazla 27 yaşındaydı ama hüznü ondan birkaç yaz daha büyük gibiydi. Ne derdi olabilir ki diye düşündüm bir ara. Bir kız güzel olmayınca hüznüne bakıyordum. Para, sevgili, evlenememe... Ensest ya da cinayet olamazdı. Hüznü sert değil, sürekli gibiydi. Efkar sigarasının hakkını veriyordu.

Arada unuttum onu, soldaki cilveleşen varoş çifte baktım, sonra döndüm, görüntü aynıydı. Bir konuyu ne kadar uzun düşünebiliyordu? İlk kez onun hayatında bir şeyi kıskandım. Sonra belki de tüm efkarlara aynı tepkiyi veriyordu diye düşündüm. Belki abartıyordur, dedim içimden.

Şimdi düşünüyorum da, neden yüzüğüne bakmadım. Kimseyle evlenmeyi düşünmediğimden olsa gerek. Alıcı değil bakıcıyım.