Hınca hınç
alışveriş merkezinin iğne atmaz yere düşmez kafetaryasında insanlar masa için
sıra beklerlerken o masada tek başına oturuyor; ne bir şey yiyor, ne bir şey
içiyordu. Masalar çok yakın olduğundan sanki aynı masada gibiydik. Fısıldayarak
konuşsam ile duyabilirdi. Tam karşımdaydı. Ne ben ondan gözlerimi kaçırdım; ne
o benden gözlerini kaçırdı. İkimiz de birbirimizin umurunda değil gibiydik.
Boynunda rodi’de
çalıştığını gösteren bir kimlik vardı. Kot pantolonu ve vişne çürüğü bir tişört
giyiyordu. Ruju var mıydı bilmiyorum, dikkat etmedim ama yüzünde zerre makyaj
yoktu. Cildi lekeliydi. Göz kapaklarının altında lekelerden vardı. Belki ondan
hiç ortamın en güzel kızı olamamıştı. Bir de kulakları çirkindi. Kim kulaklara
bakar ki?
Sigara içip durdu. Hatta
sadece arada birkaç kez dumansız hava aldı o kadar. Sigarayı efkarlı tutuyordu,
gözleri efkarlı bakıyordu. En fazla 27 yaşındaydı ama hüznü ondan birkaç yaz
daha büyük gibiydi. Ne derdi olabilir ki diye düşündüm bir ara. Bir kız güzel
olmayınca hüznüne bakıyordum. Para, sevgili, evlenememe... Ensest ya da cinayet
olamazdı. Hüznü sert değil, sürekli gibiydi. Efkar sigarasının hakkını
veriyordu.
Arada unuttum onu,
soldaki cilveleşen varoş çifte baktım, sonra döndüm, görüntü aynıydı. Bir konuyu
ne kadar uzun düşünebiliyordu? İlk kez onun hayatında bir şeyi kıskandım. Sonra
belki de tüm efkarlara aynı tepkiyi veriyordu diye düşündüm. Belki abartıyordur,
dedim içimden.
Şimdi düşünüyorum
da, neden yüzüğüne bakmadım. Kimseyle evlenmeyi düşünmediğimden olsa gerek. Alıcı
değil bakıcıyım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder