Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Aralık 2013 Cumartesi

biri

Birbirimizi daha önce hiç görmemiştik. Ortak tanıdıklarımız vardı, adlarımız duymuştuk o kadar. Ortama geç gelen bendim, o benim gelmemi bekliyordu; benim ise onu gördüğümde kim olduğu hakkında zerre fikrim yoktu. “Onlardan biridir nasılsa”, diye geçirdim; nasılsa hepsi hemen hemen aynı değil mi?

İlginçtir haklıydım, model aynıydı. Dinledi, iyi dinleyiciydi ama her şeye cevap vermiyordu. Nezaketen “hı hım”, “evet” gibi sesler çıkartmıyordu ama dinliyordu. Tam nutuk atılası bir insandı. Derin sessizlikleri sorumlusunun nedeni olmadığım ender diyaloglarımdan biriydi.

Öyle herkesin kolay kolay söyleyemeceği şeyler söyledi. Benden sert bir tepki gelmeyeceğini sezdi belki; belki de ortak arkadaşlarımız söyledi. Benden büyük olduğu belliydi ama ne kdar büyük olduğunu bilemedim. Askerliğinden falan bahsetti, sigara içmiyordu.


Aşırı nezaketiyle kastı da. Ayrılırken el sıkışmak istedi ama ben durur muyum yanağımı yanağına samimice sürttüm. İyi biri miydi? Bilemiyorum. En azından kötü değildi. Çok kötü değildi. 

7 Aralık 2013 Cumartesi

öfkeli sabah çakalı

Üç sokağın kesiştiği yerde elinde sigarası ile dikiliyordu. Başında gri bere, altında taşlanmış kot pantolonu ile bakan herkesin anında ‘çakal’ diye yaftalaması içten bile değildi. Kışın ilk ayazı herkesin öncelikle burunu donduruyor ve kırmızılaştırıyordu. Birçok kişi baharlık montlarıyla bugünkü donma tehlikelerini atlattıkları gibi vedalaşacaklardı.


Sokağın iki yanı da güneş alıyordu. O ise gölgede üşümeye devam ediyor ama üşür gibi davranmayı reddediyordu. Bakışları ise tehditkardı. Ya dövmek ya hakaret etmek ya da tehdit etmek için birini bekliyor gibiydi. Bu kadar büyük bir öfkeyle uyanılmaz bence, tahminim hiç uyumamıştı.

4 Temmuz 2013 Perşembe

10. Puset - Sakine, Bakkalın karısı

Pusetteki çocuk ayaklandığında evinin salonunda evlendirme programı izleyip boynunda yaprak dövmesi olan aşırı ilginç ve bir o kadar itici adama iç geçiriyordu Sakine. Adını pek bilen olmadı. Herkes “ Bakkalın karısı” diye tanırdı. Part time  bakkalda çalışır, kalan zamanında ise  televizyon izleyerek geçirirdi. Sokaktaki kadınlarla arası .ok iyi değildi. Hemen herkesin fakir olduğu bir sokakta samimiyet demek veresiye demekti. Bunu daha önce acı bir şekilde, birkaç kez tecrübe etmişlerdi. Borcuna sadık birkaç kişi hariç kimseye veresiye vermezlerdi.

Yine adı olmaya iki de oğlu vardı, “Bakkalın oğulları”. Sizin için ölürüm, diye oğullarını severdi. (10 sene sonra oğulları için ölebileceği bir durum gelişsin ama ölmesin). Kocası Sercan’ı ise o kadar sevmezdi. Biraz üşütük olduğu bilirdi; işinde, gücünde, ekmeğinde, olması, başka kadınlarda gözünün olamaması onu katlanılabilir kılıyordu. Zaten iki çocuğu vardı. Kim onu iki çocukla alırdı ki? Çocuklarında da vazgeçemezdi de. Her şeye rağmen bu düşünceler kafasında dolanır dururdu.

Bir keresinde dayanamamış ve evlilik programından bir adamı aramıştı. Adam kırk dört yaşında hiç evlenmemiş bir mühendisti. Kanada’da yıllardır yaşadığı için Türkçesi darmaduman olmuştu. Telefonda adamı çok beğendiğini söyledi ve kendisini üniversite mezunu, bekar, çocuksuz, kırk yaşında, üç dil bilen, iki evi olan biriymiş gibi tanıttı. Söylediği her şey gerçeğinden iki fazlaydı. Orta okul mezunuydu, Sercan ikinci eşiydi, kırk iki yaşındaydı, iki çocuğu vardı, sadece Türkçe biliyordu ve evi yoktu.


Adam “gelin görüşelim”, dedim. Sakine elbette gidip görüşemedi.

14 Haziran 2013 Cuma

8. Puset - Zeynel

Pusetteki çocuk ayaklandığında balkonda olan ama o anı göremeyen şansız bir adamdı Zeynel. Şansızdı. Çolaktı ve zeka geriliği vardı. Sol kolu tam açılmazdı, sol bacağı çok güçsüzdü, genelde sürürdü. Kafası çok çalışmasa da hayatın farkındaydı. Çok ve derinlemesine düşünmese de, çok ve derinlemesine üzülürdü.

En çok anasına üzülürdü. Babasına da üzülürdü ama ona kızgınlıkla karışık üzülürdü. Sonra abisine üzülürdü. Bazen keşke o da benim gibi olsa da başını belaya sokmasa derdi. Abisinden sonra dedesine üzülürdü, babaannesinden çektiklerini bildiği için. En az da Fevriye’ye, babaannesine üzülürdü. Her şeyden onu sorumlu tutardı ama ona da üzülürdü.

Bir sabah, bir sabah programında bir sahtekara inanmıştı Zeynel. Reenkarnasyon vardı ve önceki hayatında Zeynel bir edebiyat öğretmeniydi. Hem de küçük bir Anadolu kasabasında. Güzel sarışın kapalı bir karısı ve iki kızı vardı. AKP’ye oy veriyorlardı. Kapılarının hiç polis çalmıyordu; evlerine hiç cezaevinden mektup ya da telefon gelmiyordu.


Kimseye bunu anlatmazdı, anlatamazdı da.

13 Haziran 2013 Perşembe

7. Veysel - Puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken, Sincan kapalı cezaevinde volta sırası bekleyen hükümlülerden biriydi Veysel. Saçları; dedesi, babası ve kardeşi Zeynel gibi erkenden dökülmüştü. Aynaya bakmayı ondan sevmezdi. Gözleri çapak çapak olurdu genellikle. Yüzünü yıkamak aynaya bakmayı gerektirirdi.

Adam bıçaklamaktan içerideydi. Kahvede bir adamın baldırına saplamıştı, sokaktaki bir çocuktan aldığı sallamayı, “Ne bakıyon lan”, deyip. Sonra kahveden kaçmış, sonra kaçmayı kendine yediremeyip dönmüş, polisler gelmediği için tekrar bir daha kaçarken yakalanmıştı. Kelepçe takmaya çalışan polisin yüzüne balgamlı tükürünce de sağlam dayak yiyip; sonra karakola gitmiş; elbette polisten şikayetçi olmamıştı. Morlukların sebebi polisten akçarken merdivenlerden düşmüş olmasıydı.

-*-*-

İkinci kez hapisten çıktığı gün evinin önünde sigara içerken ’dum tıs, dum tıs’ çalan beyaz bir şahin görmüş. Önünde Türk Bayrağı, arkasında  Burak yazan, plakasında playboy tavşanı çıkartması olan arabadan cılız bir çocuk inmiş. Burak artist artist etrafına bakmış ve bir sigara yakmış. Bir nefes Veysel çekmiş, bir nefes Burak; bir Veysel, bir Burak; Veysel, Burak… İçmeye önce Veysel başladığı için önce bitirmiş sigarasını ve Burak’ın ensesinde söndürmüş. Sonra da arabanın da, Burak’ın da canına okumuş.


O dayaktan sonra sokağın tek hakimi olduğunu bir kez daha ispatlamış olmuş Veysel. Üç dört yılda bir sokağına uğrayabilse de o sokak Veysel’indir. Tüm köpekler bilirdi bunu. Kolay kolay havlayan hırlayan olmazdı.

11 Haziran 2013 Salı

9. Bakkal Sercan - Puset

Pusetteki çocuk ayaklandığında evdeki kulak temizleme çöplerini sayıyordu Sercan. Çok az kişiye nasip olman bir şeyi çözmüştü Sercan. Hayatının anlamını. Saydığı zaman iyiydi, sakindi, hatta mutlumtraktı. Sayacak bir şey bulamadığı zaman ise tam anlamı ile mutsuz ve ruhsuzdu.

Her şeyi sayardı. Mesela geçen yıl tam 73 sela duymuştu, toplam 632 rekat namaz kılmıştı, karısı Seher'in ise 399 rekat namaz kıldığına şahit olmuştu. Bakkalına dün yirmi sekiz çocuk girmiştir. Son altı ayda sadece 5 kez kağıt 200tl almış ve hiçbirini bozamamıştı. Bu önemli tabi. Sercan bakkaldı ve dükkanının üstündeki dairede oturuyordu.

Dükkanındaki hangi maldan kaç tane kaldığını kafadan söyleyebilirdi ama nasıl daha çok mal satacağını kestiremezdi. Durumu Yağmur Adamla özdeşleşmiş bir spastiklik örneği de değildi. Herkes hayatta bir şeyler seçer, o saymayı seçmişti o kadar. Ne öyle yıldırım hızıyla sayardı ne de kafasından üç haneli sayıları çarpardı. O sadece sayardı.

Bilgisi az bir müslümandı. yaptığı her iyiliğe 5 puan verirdi, düşündüğü her iyiliğe 1, yaptığı her kötülüğe eski 1 puan verirdi. Hesaplamalarına göre şefahata rağmen cehennemlikti.

31 Mayıs 2013 Cuma

6. Bekir puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken karısı Fevriye'ye için çay demlemeye kalkmıştı Bekir. Oralarda erkek olmak demek güçlü olmak demekti ama Bekir hiçbir zaman güçlü olamamıştı. Hiç bağıramamıştı, Hiç küfredememişti, hiç hakkını savunamamıştı. Herkesin korkuları vardır ama Bekir Amca'nın korkuları kadar derini pek bulunmazdı.

Oğlu karısını öldürdüğü gün, gelininin ailesi intikam alacak diye korkmaya başladı. O günden beri mümkün olduğunca dışarı çıkmadı. Bakkala çakkala hep Zeynel'i gönderdi. Veysel'in vukaatlarından sonra daha da bir korku saldı. Sadece aynı sokakta oturan iki çocuğun burnunu ayakkabısının tabanıyla kırmıştı. Çocukları haşat ettikten sonra sırf zevkine. O çocukların da hakkıydı intikam. Neden almıyorlar, daha ne bekliyorlardı?

Kimse onlardan intikam almasa da Bekir Amca nasılsa bir gün sıra onlara da gelecek diye tevekkülle bekledi. Bekir Amca'nın korkaklığı ve silik karakteri sayesinde evin içinde bir Vasfiye Teyze hükümranlı sürmekteydi. Bekir Amca hizmetçi gibi ev işlerine koşturup durdu, Vasfiye Teyze' de tebaası ile hiç muhatap olmayan mutsuz bir imparatoriçeye dönüştü. Arada Veysel geldi mi dengeler biraz değişirdi ama zaten o da çok kalmazdı.

Kafasında takkesi, namazlarını hiç aksatmadı Bekir Amca. Vakit namazlarını evde kılar, cumadan cumaya camiye giderdi. Aslında cami uzak olduğu için daha yakındaki apartman altı mescitini tercih ederdi. Namaz çıkışı da camiinin önünde saatlerce sohbet ederdi. Kimsenin onu camiinin öldürmeyeceğini düşünürdü.

30 Mayıs 2013 Perşembe

5. fevriye - puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken bir üst kattan onları izlemeyen kadınlardan biriydi, Fevriye. Yanında kocası ve torunu, kalbinde oğlunun ve büyük torununun acısı vardı. Hayatının çoğunu geçirdiği balkonundan yine çevreyi izliyordu. Pusette ayaklanan çocuğu da görmedi, yoldan geçen arabaları da görmedi, çocuğun annesini de görmedi… Gözleri kalbindeki acıya gömüldüğü için bakıyor ama görmüyordu o aralar. Ne kocasıyla ne de torunu ile konuştu. Zaten onlarla yıllardır da gerçekten hiç konuşmuyordu.

Her gece olduğu gibi o gece de Allah’a uykusunda ölmek için dua etti. Haliyle sabah da mutsuz uyandı. Perdeler çektiği, yastıklarla döşediği balkonuna çıktı; kocasının hazırladığı kahvaltıyı torununun aldığı ekmekle yedi. Kocasına da torununa da; ne günaydın ne de elinize sağlık dedi. Balkondan bakmaya devam etti.

Oğlu hapisteydi, kaç yıl yediğini bilmiyordu bile. Bir gece karısını öldürmüş, sonra aylarca polisten kaçmış, en sonunda da kendi teslim olmuştu. O günden beri zeka geriliği olan torunu Zeynel’e o bakıyordu.

Zeynel’in abisi de hapisteydi.  Girip girip çıkıyordu. Zeynel çolak ve zeka geriliği olduğu için kontrol edebilmişlerdi ama Veysel’i tutamamışlardı. Kavga etti, adam bıçakladı, hırsızlık yaptı… İşlenebilecek tüm küçük suçları işledi. Şimdi yine içerideydi ve Fevriye için için çıkmasını istemiyordu.


Ve Fevriye tüm bunlardan hep kocasını sorumlu tutuyordu.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

4. sevinç - puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken annesinin yanındaki kabile üyelerinden bir başkasıydı Sevinç. Ekibin ahlaksızlığını en rahat yaşayanıydı. Kocası çalışmaya Almanya'ya gitmiş; döndüğünde ne cebinde parası ne kafasında aklı kalmıştı. Kovamadı ve boşayamadı kocasını. Onun yerine tüm ipleri eline aldı ve adamını kuklaya çevirdi.

Ahlaksızlığının sebebi, ahlaklılığının ödüllendirilmemesiydi. Bu onu flörten bir kaltak oldu. Kocasını sevmese de, haram helal diyalektiğini çok düşünmese de kimseyle beraber olmadı. Sadece flört etti. Mesela kaldırım döşemek için işçiler geldiğinde sütyenini belli eden beyaz tişörtünü ve kilodunu belli eden dar gri eşofman altını giyip adamlara çay verdi. İşçiler çalışırken adamlarla sohbet etti. Şuh sayılabilecek kahkahalar attı. Olması gerektiğinden daha yakın durdu.

Pazarcı esnafı geldiğinde de yine hepsiyle muhabbet etti, kahkahalarını gizlemedi, o zavallı adamları umutlandırdı ama hiçbir ile sevişmedi. Cep telefonlarını aldı, sabahlara kadar kocasının yanında mesajlaştı, bazen bir kafeye gidip beraber çay içti ama hiç son aşamaya getirmedi durumu. Bir de beyazları çıksa da saçlarını hep sapsarıya boyattı. Bazen dipten gelen beyazlar gözükürdü ama o hiç umursamazdı.

28 Mayıs 2013 Salı

3. neriman - puset

Pusetteki çocuk ayaklanırken onu izleyenlerden kabile üyelerinden biriydi Neriman. Kabilenin büyücüsüydü. Atalarının şaman büyücülerinden olduğuna emin gibiydim. Çok zeki değildi,arada abuk subuk konuşurdu ama iyi kahve falına baktığı için kabilede sarsılmaz bir yeri vardı. Sırf kahve falına baktığı için biri garip bir rüya görse yine ona anlatırdı. Tek erdemi ise kimsenin falı için uydurduğunu ya da rüyasını başkasına anlatmamasıydı.

Falcılıktan para kazanmazdı çünkü falına baktığı kimsenin onun verecek parası yoktu. Kimsenin parasının olmadığı bir yerde para değerini kaybediyor, yerini saygınlığa bırakıyordu. Diğerlerinin hepsi Neriman'a saygı duyuyordu.

Neriman fal bakmayı oğlu hapse girince fal bakmayı bırakıp, oğlu hapisten çıkmadan kanserden ölen komşusu Esma Teyze'den öğrenmişti. Daha doğrusu Esma Teyze'yi dinleyerek öğrenmişti. Esma Teyze herkese umut verirdi. Ama büyük umutlar değil. Kısmet derdi, 'B' harfi görürdü, birikmiş para görürdü, iş görürdü, okul görürdü ama hiç kimseyi bu mahalleden zengin bir muhite gideceğine, büyük paralara kazanacağına inandırmazdı. Herkese de onu çekemeyen birilerinin olduğunu söyler dururdu, herkes de göz olduğunu söylerdi. Çünkü herkes kıskanılmak ve başarsızılıklarının ardında soyut bir güç olduğuna inanmak isterdi. Falın sonuna doğru da güzel günlerin onu beklediğini söylerdi ki; fal baktıran mutlu kalksın ve bir ay sonra tekrar ona fal baktırmaya gelsin.

Neriman, Esma Teyze ekolünün muhteşem bir temsilcisi olarak hayatını devam ettirdi.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

2. pusette ayaklanan veledin annesi

Benzer mahallerde doğmuş, benzer okulları yarım bırakıp, benzer adamlarla çok da rızaları olmadığı halde bir kurtuluş olarak görüp evlenmiş ve mutsuzluk ile fakirliğin kaderleri olduğuna inanmış bir avuç kadınlardı. O kadar çok birbirlerine benziyorlardı ki; biri ötekinin yerine geçse çoğunun kocası fark edemezdi.

Kadınlardan bir tanesi kocasıyla sevişmelerinin başarsızılıklarından bahsederken bebeğinin bunları duymasını istemediği için pusetini dört beş metre ileriye park etmiş olması aslında kendisinden beklenmeyecek kadar düşünceli bir davranıştı. Aynı kadın bebeğini emzirirken küfürlerle beraber beddualar edebiliyordu. Bebeğini park ettikten sonra aynı kabilenin üyesi olduğu kadınların yanına gidip konuşmaya devam etti. Kocası ne kadar gidip gelse de bir türlü boşalamıyordu. Bazen içindeyken bile siki iniyordu. Zevk almış gibi yapıp dursa da kocası rol yaptığını bildiği için ondan nefret ediyordu. Konuşmuyorlardı artık, küfür yemekten bıkmıştı, dayaklar da sıklaşıyordu. Adamın cebinde parası olsa evde de durmayacaktı ama kahvede çay içecek bile parası yoktu. Sigarayı otlanıyordu.

Arkadaşlarının da benzer ve çözümsüz sorunları olduğu için sadece teselli ettiler. Bildikleri tek çözüm de zaman olduğu için işi zamana bırakmasından başka bir şey önermediler. Sonra bir baktılar ki bebek pusette ayakta.

Anne tedirgin bir iki adım attı, baktı düşmüyor, sakin adımlarla yanına gitti. Bebek anne yaklaşınca pusetine oturdu. Annenin kabile üyesi arkadaşları kahkahalarla gülmeye başladılar. Ortama bebek tekrar geldiği için babasının başarısızlığındansa bebeğin başarısından konuşup, sonra da evleri dağıldılar.

1. pusette ayaklanan velet

Pusetinin içinde oturmaktan isyan etmişti artık. Annesinin tıpkı kendi gibi arkadaşlarıyla sohbet kisvesi altında dedikodu yaparken onu uzağa park etmesi dokunmuştu gururuna. Kolları ile yandaki kolçaklardan destek alarak ayaklandı. Dizleri titrese de pusetin şemsiyesine tutunarak isyanını sürdürebiliyordu.

Sonra dönüp annesine ve annesinin günahdaşlarına maydan okurcasına baktı. Göz göze geldiler. Annesi hayatı boyunca karşı karşıya kalacağı o bakışlarla ilk kez tanışmıştı.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

patronun çocuğu metehan


Henüz resmi olarak yaza girmedik ama çocuk bildiğin zenci olmuş. Başı biraz öne eğik yürüdüğünden dolayı özellikle ensesi simsiyah. Bazı insanlar , korkarım ki biri de benim, soyumuzda afrikalılık olduğunu düşündürür. Patronun çocuğu Metehan tam böyledi. Memleketi hakkında kaçak cevaplar verdi, Ankara biraz bekledikten sonra Gölbaşı dedi. Patronun oğlu Mithat, demelerime hiç bozulmadı. O bozulmadıkça ben şımardım. Arada sırtına bir vurdum. Uzuyor ama bir yandan da irileşiyordu ve şimdilik gayet efendi bir çocuktu. Kılık kıyafetine bakınca kimse ona patronun oğlu demezdi; kötü bir tişört, yanı kalitesizlikte bir eşofman vardı üzerinde. Zaten patron oğlunu çalışanın yanına çalışmaya gönderdiğine göre bir bildiği vardı. Takdir edilesi bir durumdu.

Sonra kitaplığa baktım. Okumadığım değer verdiğim bir kitap varsa vereyim dedim ve görür görmez “bu acaba buraya nasıl girdi?” diye içimden geçirdiğim bir kitabı çıkarttım. Sonra çözemediğim problemlerinden biri olan hediye verememe durumu tekrarladı. Şimdi keşke verseydim diyorum ama zaten ona o kitabı veremediğim zaman da “keşke verseydim” diyeceğimi biliyordum.

Tam bir esnaf, perdeci olacağı gün, üzerindeki bu mahcubiyeti atacağı günü merak ediyorum. Evlerine  gittiği müşterilerle sohbet açacağı, arada menfaate dayalı bir ilişki kurulsun diye yapacağı muhabbetleri merak ediyorum. Kaba bir tabirle yırtılacağı günü merak ediyorum.

17 Mayıs 2013 Cuma

çingene temizlikçi


"Beş dakika kalsanız iyi olur", dedi. Adım kadar eminim ki; en az benim kadar çingeneydi. Başında ya kırmızı ya da yeşil, taç ya da toka olurdu hep. Savruk, kesinlikle kadınsı olmayan, meydan okur bir yürüyüşü vardı. Sanki ağzından bir sakız varmış gibiydi çenesi. Bunu mevcut diklenişinin bir parçası olarak kendi olmuşturmuş gibiydi. Hastane sahibinin, başhekimin ya da en azından bir doktorun karşısında görmek isterdim onu. “Evet efendim”, “Baş üstüne efendim” durumundayken.

Evli miydi? Sevgilisi var mıydı? O adam nasıl biriydi ve acaba nasıl cilveleşiyorlardı?

parkinsonlu teyze


Game of thrones’daki Lady Olenna Tyrell  karakterine benziyordu, kadın.Muhtemelen parkinson başlangıcındaydı ya da başka bir hastalıktan dolayı kafasını sağa sola sallayarak yürüyordu. Tıpki arabaların arkasındaki kafasını sağa sola sallayan köpekler gibi. Bu başını sallamalar sanki her şeye “cık”, “olmaz”, “ı ıh”, “ asla”, “bana bunlarla gelme”, “never” der gibilerinden bir hava katıyordu.

Bu kadından bir şey istemek çok güç olmalıydı. Ya da “evet” cevabını aldığında hissedeceğin ikilemi yaşamak istemez, gözlemlemek isterdim.

14 Mayıs 2013 Salı

estetik düşmanı teyze


Elinde sigara, altında siyah bir tayt; beyaz tişört, üzeri eski püskü beyaz bir hırka ve kötü boyanmış dağınık saçlarına taç gibi takılmış numaralı gözlük. En az kırk, orantısız alınmış kilo. Tek eksiği tasmasız gezdirdiği bir fino köpek o kadar. Bir insan nasıl daha korkunç olabilir? Unutmadan sigarasını da filtre ile içiyor ve elinde 'akyurt' poşeti var. İnsanlığa, estetiğe karşı giriştiği bu savaşın bir sebebi olmalı. Bir sabah güneş doğarken elinde şarap kadehi; "Ant içiyorum ki; bu dünyayı daha çirkin bir yer haline getiricem!" demiş fondipleyip kadehi kırmış gibi.

potansiyel eylemleri

1.Avm'lerde tişört alacakmış gibi mağazaya girip tüm katlı tişörtleri bozmak
2.Evinin kapısının önünü özellikle çamur yapmak
3.Arabasını hiç yıkamayıp hep kötü park etmek
4.Evinin cam ve balkonlarına; poşet ve CD bağlamak

7 Mayıs 2013 Salı

parktaki deli "İyi bayramlar"


Bir deli bana “İyi bayramlar”, dedi. Onu daha önce gördüğüm zaman arife gecesiydi. Hatta saat 12’yi geçmiş bile olabilirdi ama 11’i geçtiğinden yüze yüz eminim. Tesadüf kelimesini sorgulamak için ne kadar güzel bir geceydi. Arka masadaki yaşlanmak üzere olan çiftten biraz para aldı ve parasını yüksek sesle konuşarak saydı. “Üç lira on kuruş. Hamburger almama yetmez ki. Biraz daha çalışayım”. Çalışayım? Sanırım yaptığına çalışmak demek doğru olmasa da çok da yanlış olmaz. Onu gördüğüm o gece ben de ona üç lira vermiştim. Daha doğrusu ben Mehmet’e parayı vermiştim, o deliye taktim etmişti. Bu gece korktuğum kadar korkmuştum.

Üzerimde para yoktu. Yok dedim. “Çay, cips, çekirdeğe tüm paranız gitti demek” dedi. Cips ya da çekirdek alır mısın dememi bekledi belki? Bilemedim haliyle diyemedim. Başka insanları rahatsız etti sonra. Sonra sesini duymadım. Gerçekten hamburger aldı mı acaba?

parktaki kız

Onu görür görmez aklıma ilk şu soru geldi. Hep şişman mıydı, yoksa yeni mi şişmanlamıştı? Sonra yanındaki tiplerle ilişkisini düşündüm. Kardeşleri miydi, komşuları mıydı? Üzerindeki kıyafetler çıkarım yapmayı güçleştiriyordu. Orta halli miydi, fakir miydi? Bulunduğu ortamın bir parçası gibiydi. Daha önce çok mu gelmişti, yoksa uyum sorunu yaşamayan tiplerden miydi? Saçlarım simsiyahtı. Boya mıydı yoksa, doğal rengi miydi? Zayıflamak istediği çok belliydi. Başarabilecek miydi, başaramayacak mıydı? Eşofman altına bakarken düşündüm. Mavi miydi, lacivert miydi? Spor aletinde bacaklarını açarken düşündün. Bakire miydi, değil miydi? Yanındaki iki kızın önünden önünden yürürken düşündüm. Nasıl öyle dik durabiliyordu?

4 Mayıs 2013 Cumartesi

rodi'deki tezgahtar


Hınca hınç alışveriş merkezinin iğne atmaz yere düşmez kafetaryasında insanlar masa için sıra beklerlerken o masada tek başına oturuyor; ne bir şey yiyor, ne bir şey içiyordu. Masalar çok yakın olduğundan sanki aynı masada gibiydik. Fısıldayarak konuşsam ile duyabilirdi. Tam karşımdaydı. Ne ben ondan gözlerimi kaçırdım; ne o benden gözlerini kaçırdı. İkimiz de birbirimizin umurunda değil gibiydik.

Boynunda rodi’de çalıştığını gösteren bir kimlik vardı. Kot pantolonu ve vişne çürüğü bir tişört giyiyordu. Ruju var mıydı bilmiyorum, dikkat etmedim ama yüzünde zerre makyaj yoktu. Cildi lekeliydi. Göz kapaklarının altında lekelerden vardı. Belki ondan hiç ortamın en güzel kızı olamamıştı. Bir de kulakları çirkindi. Kim kulaklara bakar ki?

Sigara içip durdu. Hatta sadece arada birkaç kez dumansız hava aldı o kadar. Sigarayı efkarlı tutuyordu, gözleri efkarlı bakıyordu. En fazla 27 yaşındaydı ama hüznü ondan birkaç yaz daha büyük gibiydi. Ne derdi olabilir ki diye düşündüm bir ara. Bir kız güzel olmayınca hüznüne bakıyordum. Para, sevgili, evlenememe... Ensest ya da cinayet olamazdı. Hüznü sert değil, sürekli gibiydi. Efkar sigarasının hakkını veriyordu.

Arada unuttum onu, soldaki cilveleşen varoş çifte baktım, sonra döndüm, görüntü aynıydı. Bir konuyu ne kadar uzun düşünebiliyordu? İlk kez onun hayatında bir şeyi kıskandım. Sonra belki de tüm efkarlara aynı tepkiyi veriyordu diye düşündüm. Belki abartıyordur, dedim içimden.

Şimdi düşünüyorum da, neden yüzüğüne bakmadım. Kimseyle evlenmeyi düşünmediğimden olsa gerek. Alıcı değil bakıcıyım.

26 Nisan 2013 Cuma

mutsuz bir kz


Saçlarını savurmuş yürüyordu. Elleri boştu ve bağdaştırmış haldeydi. Kılık kıyafeti özenli değildir, baharın ilk sıcak akşamlarından olmasına rağmen soluk gri bir pantalonu, soluk mor bir bluzu ve boyasız tozlu siyah spor ayakkabıları vardı. Ne yaza ne de bahara hazır bir hali vardı. Sırtındaki gri sırt çantası doluydu. Demek ki ya dersaneye gidiyordu ya da dersanden dönüyordu. Onu gördüğüm saat ve yeri düşününce ikisi içinde doğru yerde ve zamanda değildi.

Sırt çantasındakilerin kitap ve defter olduğunu düşünmemin sebebi yaşı olsa da, kapalı bir çantadan her şey çıkabilir. Hele ellerini kavuşturmmuş yürüyen mutsuz bir ergenin çantasında her şey olabilir. Mimiklerini göremedim belki ama bence dokunsalar ağlayacak gibiydi. Bir şeyler düşündüğü aşikardı. Kadının sessizliğinden her şey çıkardı... ucu çok açıktı

22 Nisan 2013 Pazartesi

tellak selahattin


Tüm gün üzeride bir peştamal ile gezmek insanda zaman algısından kopartabilir. Şimdi düşündüm de hamamlar geçmişe dönük zaman makinaları gibiler. Herkes üzerilerini örten bir parça bez ile sarılı o kadar. İçeride hiçbir elektronik alet yok, çağı yansıtacak bir şey yok. Hamam fotoğrafları çekilse yıllar boyu hangisinin hangi yıl olduğunu belki saç modelleri ele verir o kadar. Islanmış saçlar olsa o bile işe yaramaz.

Tellak Selahattin incecikti. Zaten şişman tellak, tellak denklemi biraz bozardı. Trafikte falan kavga etmeye niyetlenirsen ve karşına bir tellak çıkarsa bittin demektir. Adamlar gereğinden fazla güçlü. Adam beni katladı. Bu kadar elastik olabileceğimi bilmiyordum. İnsana sınırlarını zorlatıyorlar. Bu iyi bir şey. Sınırları zorlanan insan anca gelişmeye başlar.

Tellaklığın doğasında da kaba olmak var. Az biraz zarif bir adam olsan adın ibneye çıkar. Müşterilerini itibarını ve mesleğini kaybedersin. "Git bir yıkan gel!" derken insanı öyle bir azarlıyor ki baba oğlunu, çavuş erini öyle göndermez. Pis iş pis.

Sherlock'un İngiliz dizi versiyonunda olduğu gibi karşısına çıplak çıkan Adler'i hakkında çıkarım yapamayışı gibi bir durum da mevcut. Adam çıplak.

torun ve baykuş nine


Anneanne ya da babaanne; daha genel bir ifade ile nine, bordo pardösüsünün kollarını bir kuş hatta baykuş gibi açmış, yağmurdan ıslanmasın diye torunun üstüne örtmüş, beraber hızlıca yürüyorlar. Adımları asimetrik, biri sağ atarken öteki sol atıyor.

*Peki yağmurdan neden bu kadar korkuyorlardı?
*Toruna gelecek birkaç damla su ona zarar verir miydi?
*Ninenin asıl korktuğu yağmur muydu ya da kızı ya da gelininin şirreti miydi?
*Torunun hastalanmasından mı korkuyordu, yoksa bir de saçını kurutup taramakla uğraşmak mı istemiyordu, ki hava da çok soğuk değildi. zaten çok soğuk havalarda yağmur değil kar yağar.
*Dışarıda yaptığımız hemen her harekette bizi yoklayan "El alem ne der?" kaygısıyla mı böyle davranmıştı?
*Torunuyla küslerdi de bir samimiyet başlasın diye de sarılmış olabilirler.
*Ninenin nasılsa başında başörtüsü vardı. torununu korumasa laf olur diye mi düşünmüştü
*Hızlı hızlı yürüyorlardı. Sebep yağmurdan kaçmaları mıydı yoksa televizyonda başlayacak programlarına yetişmek miydi ya da başka bir şeye yetişme kaygısı mıydı?
*Hızlı yürümelerinin sebebi bir şeyden kaçmak ta olabilir. Yağmur dışında bir şey. Çok konuşan bir tanıdık, mahalle baskıcısı bir yaşlı ya da torunun babası...
*Yürürken konuşuyorlar mıydı? Acaba ne konuyorlardı? O kadar hızlı yürürken sohbet etmek zordur, sadece zaruretse konuşulur.

21 Nisan 2013 Pazar

hazar


Deri mont içinde siyah tişört ve kot pantolon. Harley davinson botlar. Arada konulurken botlarını övdü. Eskiden motoru varmış, onu övdü. Parası varmış ondan bahsetti. Kadınlardan bahsetti. Sahip olduğu kadınlardan, sevdiği kadınlardan, arkadaş olduğu kadınlardan. Göz bebeklerinin altına kadar sakalları çıkıyordu. Saçları jöleli, sakalları kesimliydi, sakallarından daha uzun bıyıkları vardı. Görünüşü iyiydi.

Hayat hikayesini anlatmadı tabi ama ama ailesinden, adının konmasından kabaca bahsetti. “Küçük Emrah durumları” diye de özetleyiverdi. Belki bu yüzüncü kez söylemeseydi. Klişe olsa da etkiliydi. Bana işlemese de ondan hoşlanan ya da ondan hoşlanmak isteyen birileri için güzel bir kapı açıyordu. Bence Küçük Emrah durumları demek annesini amcasının becermesi ve annesini kötü yola düşmüş olması demek. Neyse çocukluğu acı ile geçmiş, iyi görünümlü ve yüksek testesteronlu bir genç adam. Kendi işi de var.

Sıcaktı, dışa dönüktü, muhtemelen komikti ve sıradan şakalarına bile yüksek sesle gülünmesine alışıktı. İyiydi hoştu ama biraz sıradandı. Hazar. 

20 Nisan 2013 Cumartesi

leopar kadın


Leopar bluzu, üzerine giydiği kot gömleği, altına giydiği kot pantolonu ve kırk kilo fazlası ile çok güvenli yürüyordu. Saçlarının kısalığı menepoz etkisindendi ve bunu çıkarımı yapmak çok zor olmamalı. Konu kıyafetse sadece kadınlarda kalan yegane şey belki de leopar kıyafetler.

Hızlı hızlı yolun ortasından dedikodu yapa yapa yürüyüp gittiler. 

avcı


Gecenin köründe, şehirler arası yola yirmi metre geride köşeye çektiği beyaz eski model arabanın içinde oturuyordu. Gözlerine baktım, uykulu değildi; belli ki bir şey bekliyordu. Haber gelir gelmez; uçarak olaya müdahele edecek gibi miydi, yoksa bir av çıksa da üzerine çöksem der gibi miydi?

Bakışlarımdan rahatsız oldu, onun rahatsızlığının bana rahatsızlık vereceğini düşündüğüm için önce bakışlarımı çektim sonra da çekip gittim. 

liste


1.      Turhan kitapçısındaki adam.
2.      Eczacı fatma
3.      Ahmet amca
4.      Müjgan teyze
5.      Karşıdaki emlakçı
6.      Yoldan geçen kadın.
7.      3D gözlükleri dağıtan çocuk.
8.      Antalya servis şoförü
9.      Kenan çocukluktan
10.  Ezgi dersanesi dönemi zeynep
11.  Seçim günü okulun kapısının önünde köpeği ile bekleyen eleman
12.  Seçim günü kızına köpek saldıran adam
13.  Piknikte uçurtmaya yardım eden adam.
14.  Öykü’nün folklör oynadığı ekipteki oyunbozan kız
15.  Öykü’nün folklör oynadığı ekipteki oyunbozan kızın annesi
16.  Piknikteki futbol yeteneklisi.
17.  Kerem akbaşın yanındaki kadın.
18.  Durakta gördüğüm meçzup
19.  Kafede çaprazımdaki arap kökenki kız
20.  Hastanedeki güzel kız
21.  Hastanede durmadan konuşan teyze
22.  Tüm dişleri çürük bebe
23.  Hastane bahçesindeki diğer çocuk
24.  İranlı doktor
25.  Barın- hasta çocuk
26.  Kirli temizlik elemanı
27.  Osman dayının komşusu
28.  Otobüste yanıma oturan kız
29.  Çikonun yanındaki kız
30.  Turhan kitapevinde çalışan diğer eleman
31.  Yürüyerek solladığım liseliler
32.  İnternet kafede arkamda oturan kız
33.  Tavuk dönerci kasiyeri
34.  Cheerleader çevik kuvvet
35.  Sercan – ankaragüçlü
36.  Hastane bahçesindeki iki kız
37.  Eminenin oradaki sahipsiz çocuklar
38.  Eminenin oradaki kağıt toplayan adam
39.  Kadın başkomiser
40.  Kasımpaşalı promilsiz alkolik
41.  Ters yaptığım kargocu
42.  Kocaman yeşil gözleri olan kargocu kız
43.  Bank asya biletçisi
44.  Islık çalamayan, yaşlı başlı adam
45.  Transportarın arkasındaki kız
46.  Gözlükçüdeki tezgahtar kız
47.  Rüya- lise
48.  Kader- kapıcı çocuğu
49.  Çok garip adam.liseli kıyafetli köse japon
50.  Çenesinde ben olan kız
51.  Akyurt camii koruma derneği azaları
52.  Sütyen askıları belirgin keçiörenli kız
53.  Teravih çıkşındaki iki bastonlu amca
54.  Adamdaki garson kız
55.  Kastamonundaki gergin ergen.
56.  Kastamonundaki en genç asker
57.  Kendi apartmanın önüne başka araba park ettirmeyen gıcık kadın
58.  Ayrı anne ikizleri
59.  Tansiyon ölçtürmek isteyen teyze.
60.  Gece gece sakalda birine bir şeyler anlatan öğretmen.
61.  Sokakta namaz kılan işportacı
62.  Tercih yapamayan kararsız kız
63.  Muhabbet kuşu kafesinde kedi taşıyan amca
64.  Suratsız veteriner
65.  İguanalı artist
66.  Öss sabahı iş hanındaki adam
67.  Öss sabahı iş hanındaki anne kız
68.  Öss sabahı iş hanındaki yalnız oturan adam
69.  İş hanındaki çaycının sahibi
70.  İş hanındaşi çaycının garsonu
71.  Esattaki pidecinin sahibi
72.  Esattaki pidecide çalışan teyze
73.  Esattki pidecideki pideci
74.  Camiye yardımcı
75.  Dolmuştaki olası kons kadın
76.  Dolmuştaki kız
77.  Mangaldaki sarışın kız ve sönük kankası
78.  Ehliyet kursundaki yaşlı solcu amca
79.  Dolmuştaki tatsız milf teyze
80.  Korkunç kadın polis
81.  Dişçide sıra isteyen devlet memuru ve karısı
82.  Dilenci sandığım kağıyı çalan teyze
83.  Altınbilekler kasiyer kız
84.   




11 Nisan 2013 Perşembe

simit yiyen simitçi

Bir arabanın kaputunun üzerine oturmuş simit yiyen bir simitçi. Zevkine değil açlıktan yediği lokmalarının büyüklüğünden belli. Baharın ilk güneşlerinden biri insanın canını yakarken o gölgede oturuyor. Ten renginden belli ki kürt ve yine belli ki baharın tüm güneşlerini beynine yemiş. Belki de evsizdir. Kıyafetleri kirli. On dakika sonra yerinde yoktu. Satması gereken çok simit vardı.

10 Nisan 2013 Çarşamba

çok eski model takımlı adam

Adamın ceket yelek takımı muhtemelen siyah beyaz televizyon döneminden bile eskiydi. Renkli televizyonda böyle bir kombin görmediğimden eminim. Beyazı, siyahına üstünlük kurmuş saçları yine bir o kadar eski model taranmıştı. Birazı kulaklarını örtüyordu, üst kısım ise Travolta'nın Greace'deki saçlarının kötü bir taklidi gibiydi. Birkaç saniye ya gördüm ya görmedim ama sanki kendini çok yakışıklı buluyormuş gibi bir izlenim oluştu bende. Yanında ise sanırım kapalı bir kadın vardı. Adam o kadar çok ilgimi çekmiş ki başka hiçbir şey anımsamıyorum.

16 Mart 2013 Cumartesi

osman abi


Yıllarca görmediğin arkadaşını görmek gibiydi onu görmek. Aslında babamın iş arkadaşının eşiydi. Hayatıma parça parça girer, her girişinde de gülümsemeler bırakırdı.

*Kızılaydan bize arabayla gitmiştik. Evimi ben tarif etmiştim. Ev tarifinin heyecanını anımsıyorum. Kapının önünde arabada oturuyoruz. Babannemi yoldan geçen bir traktörlü satıcıdan sarmısak almasını izliyoruz. Babannemim alışverişi bitince ben aradan inip yukarıya taşımasına yardım ediyorum.
*Macunköyde evlerndeyiz. Buğra'da adidas ayakkabılar var tam benim istediğim ama uygun numara bulamadığım için alamadım. Kıskançca bakıyorum. Sonra da ayağın kaç numara diye soruyorum. 42 diyor. Boylarımız yakın ama onun ayakları benden daha büyük. Yine evlerindeyiz. Üç tane televizyon kumandası var. Garibime giriyor.
*Amerikada tanıdıkları var. Babamı çok seviyorlar. Biz onlara, onlar bize gidip geliyor. Bana dolar veriyorlar. sanırım gördüğüm ilk dolar onlar. Amerkadan gelme oyuncakları var. İlk kez onlarda görüyorum, Türkiye'ye gelmesi ik üç sene süren oyuncaklar. Biri patates kafa. Sonra bize de patates kafa veriyorlar. Çok oynamıyorum. Benim aklımı alan oyuncağı ise yay.
*Dreamland'a gidiyoruz. Ankara'nın Disneylandı. Atakule'de. En üst katında kuyumcuları var. Annemin zoruyla babamla merhaba demeye gidiyor.

Çağla şikelimsi


Henüz keşfedilmemiş Çağla Şıkel modeliydi. Boyu, kilosu, vücut şekli ile çok benziyordu. Saçlarını göremedim, kapalıydı ama giydiği badiler vücudunun üstü kısmının tüm hatlarını ortaya koyduğu gibi sütyenini de belli ediyordu. Altına hep uzun etekler giyiyor, hastane ortamı olduğu için terlikle geziyordu. Terliklerinin de tabana yayılan topukları vardı ve onu oldupunden yaklaşık dört beş santim uzun gösteriyordu. Hatta terliğinin altında pijama altı ile gezdiği de oluyordu.

Annesinin boğazını kesip ameliyat ettiler. Ameliyat sabahı çok ağladıysa da genelde sakindi. Annesinin refakatını kimseye bırakmadı. İnsanlara bakışları ise bir garipti. Sizinle ilk göz temasını kurduğunda birkaç saliselik bir davetkarlık sezerdiniz. Sonra ise anında size sanki ona baktığınız için sapıkmışsınız gibi davranır, size karşı sert bir bakış çakar ve arkasını dönerdi. Odalarının kapısı her zaman kapalıydı. Hatta kilidin dili içeri düşene kadar çektikçe çeker, kapılarını kapattığını tüm hastaneye duyurmaya çalışırdı.

Aşiret kızı gibiydi. Tüm sülale ona benziyordu. Hepsi ortalamanın üstünde boya sahipti. Kadın, erkek eski kıyafetler giyiyor; sanki kanunsuz yollardan kazandıkları parayı saklamaya, kamufle etmeye çalışıyorlardı. Sülalenin erkeklerinde her an silaha davranacak ya da insanların gözüne gözüne sekiz on yumruk atacak potansiyeli görebiliyordum

melek hemşire

Kıdemli bir hemşireydi. Sabah vizitinde doktorla beraber yürüyen hemşire takımında duruyor, doktor hasta ile ilgileniyor gibi yaparken o köşede yanındaki arkadaşı ile birini çekiştiriyordu. Makyajı çok başarsızdı. Kafasının kocaman ve öne doğru olmasından belki hiçbir makyaj ya da saç şekli yakışmıyordu. Kendisi hakkındaki ilk intibam ise şuydu; "vicdansız". Şartlar kötülük yapmasını gerektirirse hiç çekinmeyecek biri gibiydi. Eğer dört hemşire birini rehin alır ve hem yüzleri gözüküp hem de  fidye ödenmediği için ödürmeleri gerekirse o öldürürdü. Sonra birkaç damla ağlar, diğer üç hemşireye havasını basar, en sonrada gece deliksiz uyuyabilmek için ağır bir yemek yerdi.

öteki hemşire


Kalça çıkıklığı vardı. Sol adımı sağ adımından daha uzundu. Ondan topallııyordu ve kısa adımını atarken sağ elini istemsizce daha fazla sallıyordu. Engelli olduğu için belki kendine özen göstermiyormuş gibiydi. Kısa siyah saçları sırf taranmış olmak için arkaya taranmıştı. Yüzünde bir gram bile makyaj yoktu, kaşları alınmamıştı. Bir yerde sadece kopuk kafası bulunsa; kadın mı yoksa erkek mi diye öyle hemen karar verilemez. Muhtemelen adi tıp sakal köklerini araştırıp bir sonuca varabilirdi.

sarışın hemşire


Karın bölgesindeki bölgesel yağlanma sanki doğum kilolarını verememiş hissi yaratmıştı bende. Parmağında yüzüğü var mı diye bakmadım bile. Yüzünde liseli kız memnuniyetsizliği olsa da tavrı sadece yüzünde kalıyordu. Görevini biraz yavaş yaptı ama yaptı. Yanına her gittiğimde başka işlerle uğraşıyordu. Birinde annesi ile telefonda konuşuyordu ve üstten üstten "Ben seni ararım anne" dedi. Diğerinde cep telefonundan müzik dinliyor ve bazı kağıt işleri yapıyordu. Bir başkasında üzerindeki ergen işi montoyla uyukluyordu. Düşündüm de güzel değildi ama mesai arkadaşlarından güzeldi, kmbilir belki de ondandı havası.

hasret hemşire

Hasret idi adı. Kısa saçları jölelenmiş ve itina ile arkaya taranmıştı. Kaşları çok inceydi. Hatta belki kaşı hiç yoktu ve kalemle çizilmişti. Yaşını tahmin etmekte zorlandım. 25-35 arası bir yerlerde olmalı. Diğer hemşirelerden biri "Hasret abla" demese, 25-30 arası derdim. Normal servisini verdiğinde nezaketen söylediğimiz, "Zahmet oldu" sözüne karşılık; "Ne demek? bu görevimiz, hem ben işimi severek yapıyorum" diyordu. Yüzüne yapışmış olan tebessüm belki de ağır makyajından da dolayı kimsenin içini ısıtmıyordu. İçimdeki ses; "Gerçekten de görevi. İşini severek yapmasa da, çok da nefret etmiyor" diyordu.

Yokuştan aşağı inen kadın

Pazar sabahı işe gitmek zorunda olan bir plorater kadar mutsuz başka plorater yoktur. Aynı yokuştan aşağıya sallana sallana, mutsuz mutsuz yürüyordu. Uzun çizmelerinin dışa sarkan taraflarından ponponlar sallanıyordu. Bir giyim mağazalarından alınan poşetlerden biri sağ kolunda da,  çizmesiyle aynı renk kocaman çantası diğer kolundaydı. Yürüyordu ama ayakları gitmiyordu. Mutsuz mutsuz köşeyi döndü ama asla köşeyi dönemedi.

yoldan geçen anne kız


"Okul bilim yuvasıdır hava atma yuvası değil", diyordu kadın elinden tuttuğu ve okul çantasını taşıdığı kızına. Kadın kapalıydı, paltosu eski püsküydü. Kızının beyaz parlak bir monto vardı. eteği diz hizasındaydı ve beyaz yandan fiyonklu çizmesi de çok gösterişliydi.

O anne kızına asla yetemeyecekti.

dnr'daki kız


Kısacıktı, düz kumral saçları vardı. Elinde de sanırım bir şiir antrolojisi. bir süre ayakta kitabı okudu. Her zamanki gibi önce elindeki kırmızı kapaklı kitap ilgimi çekti. Sonra da o. Duru bir güzelliği vardı ya da o kitap okur halinden hoşlanmıştım. Hangisi bilemiyorum. Cd'lere bakar gibi yapıp baktım ona. O hala ayakta kitap okuyordu. Sonra soluna geçtim ve hiç ilgi alanım olmamasına rağmen araştırma kitaplarına bakar gibi yaptım, sırt başka bir açıdan onu izlemek için. Bu açıdan daha çocuktu. hata muhtemelen reşit bile değildi. O sırada elinde kitabı ile beraber köşedeki iskembeye oturdu. Tam da benim asıl kurcaladığım Türk Edebiyatı rafına doğru. Merakıma yenildim ve daha önce incelediğim Türk Edebiyetı rafına bir kez daha yürüdüm dha yakından biraz daha bakmak ve kendime baktırmaktı amacım. O esnada muhtemelen on yaşındaki kardeşi "Ablaa" diyerek yanına geldi. Ben de ortamdan uzaklaştım.

Yirmi dakika sonra yanında kardeşi ile bir kez daha yanmızdan geçtiler. Kız çok güzeldi...

28 Şubat 2013 Perşembe

halama okunmuş su ile kadın


"Kamile hanım..?" gibilerinden birşey söyledi. Sesi içine kaçmış insanlardandı belki; belki de beni görünce utanmış, çekinmiş, çekilmiş, korkmuştu. Soluk gri bir palto ve lacivert baş örtüsü vardı. Yaşı ellilere dayanmış olmalıydı. Çenesinin sağında siyah büyük bir ben vardı ve yüzüne bakar bakmaz o ben dikkat çekiyordu, Yüzündeki küçük gülümsemeye ise 'mahçup gülümseme' dyemiyorum. Bildiğim gülümsemelere hiç benzemiyordu.

Elinde bir şişe vardı, küçük şaşal şişelerinden. Halama okunmuş su diye verdi. Merakıma savaşmadan teslim oldum, şişenin kapağı açılmıştı. Acaba ambalajdan geçmesi için mi kapağını açmıştı kadın? Ne okumuştu, ne kadar okumuştu? Halamdan par almış mıydı? Aldıysa ne kadar almıştı? Şimdi nereye gidiyordu?... Bu hayatta asla bilemeyeceklerim listesine birkaç tane daha soru ekledim..