Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Aralık 2012 Salı

85


Kapıyı ürkekçe tıklatıp kafamı odadan içeri soktuğumda adamın suratından önce bilgisayar ekranındaki flash oyuna gözüm takıldı. Daha önce oynadığım ama beni çok sarmayan, özensiz bir bilardo oyunu açıktı. Sanki baskın yemiş gibi heyecanla oyunu kapattı ve yerine baktığı dişçi hanımın babaannesi öldüğü için burada olamadığından ve randevumun gelecek hafta aynı saate ertelendiğini iletişim derslerinde okutulacak kadar sorunlu iletişim örneğiymişcesine anlattı. Bilmiyorum, belki de başka bir şey anlattı ama ben bunu anladım.

"Geçici dolgum düştü ama" dediğimde çocuğun korktuğunu hissettim. Evet, içeri girdiğimde adam sandığımın aslında çocuk olduğunu yeni fark ediyordum.  Dolguma baktı ve,

"Bir iki milimlik bir kalkma var ama biz kanalın kapalı olmasına özen gösteriyoruz" gibi bir şey söyledi. Sonra bir şeyler daha söyledi ama anlamadım kartvizite adımı yazmaya kalktı. Soyadımı yazmadı. Soyadımı yazmayan insanlardan nefret ediyorum.

24 Aralık 2012 Pazartesi

84

Pazar sabahı konuşmak isteyen, meraklı kisvesi altına sığınmış bir yaşlı bir müşteri ile konuşmak, hatta onun saçma sapan, cevabını bile bile sorduğu sorulara cevap vermek sorunda kalmış bir market müdürüydü. Muhtemelen konuşmaya hasret kalan müşteri teyzenin; ürünlerden ziyade, markaların kıyaslamaları ile ilgisi sorularına olabildiğince nezaketle cevap verdi. Verdiği cevaplar sadece müşteri teyzeye değil, diğer çalışanlaraydı da. "Bakın ben sabahın köründe kalkıyor ve müşteri ile pazar sabahı olmasından çikayet etmeden ilgileniyorum. Sizlerde böyle olmalısınız. Ne mutlu altınbileklerde çalışanlara!"

21 Aralık 2012 Cuma

83


Zayıftı ve çirkindi. Sivriydi burnu, sol yanağında sivilceler vardı ve onu örtmek için sanırım fontoten sürmüştü ve o da cildini pul pul yapmıştı. Ön dişlerinin ucu kırıktı. Ağzını tam açmadığından göremedim ama sal ön üst dişi sanki çaprazlamasına kırıktı. “Ön dişi kırık her insanda şiddetli bir hikaye vardır” diye düşündüm fark ettiğimde. Acaba nasıl kırılmıştı, sonra cevap vermezdi; varsayalım verdi yalan söylerdi. Düştüm, yere vurdum ya da kapıya çarptım gibi... yalan söylediğini anlamam için yalan söylemesine bile gerek yoktu. Muhtemelen babası dövmüştür diye düşündüm. Muhtemelen prim alacağı, kasanın yanına dizdiği deterjanlardan birini önündeki amcaya kaba bir şakacılıkla önerdi. Amca almadı, sonra sıra bana geldi, yüzüme bile bakmadı. Aldıklarımı poşete koyarken para üstünü fişin üzerine koyup bana bakmadan sıradaki müşteri ile konuşmaya başladı. Ben de teşekkür etmeden marketten çıktım.

20 Aralık 2012 Perşembe

82


Cahildi ve cesurdu. Bizim ve yan komşumuzun ziline basmıştı. 1 ve 2 numaralara. Apartmanın girişindeli daire numaralarına göre dizilmiş zillerin en alttakilerine. Boyu anca 1 ve 2 numaralara yeten çocuklar da evlerine girmek için zilimize basarlardı. Yaşlı kadıncağız da çok uzun sayılmazdı ama en azından zillerin yarısına basabilecek kadar uzun olmalıydı. 1 ve 2 numaralar olarak kapıyı açtık. Ben postacıdır diye düşündüm. Gerçi çok sağlam yağmur yağıyordu ve postacı beklemiyordum ama öğlenin köründe kapımı çalacak başka kimse yoktu. Apartman otomatına bastım ve merakla kimin geleceğini beklemeye başladım. Apartmanımızdaki bir diğer teknoloji harikası olan  sensörlü ışıklar yandı. öğlenin körü olmasına rağmen demek hava o derece kapalıydı. meraklı gözlerle kim gelecek diye bakarken 1 numara da kapısını açtı, beni kapıda görünce ona özel bir durum olmadığını anlayıp bozuldu. " Kimmiş kapıyı çalan?" dedi, " adamın yüzüne bile bakmadan, " Bilmem" dedim. Gözüm kapıdaydı.

Dilenci kılıklı yaşlı teyze, biraz utangaç gözlerle bana baktı. poffladım ve kapıyı sertçe kapattım. Bazen biraz adileşiyorum

16 Aralık 2012 Pazar

81


“Devlet memuruyum, mesaim var, sıranızı alabilir miyim?”, dedi. Akıl alır gibi değil, dişçide sıra istenir mi ya? Vermedim tabi. Ters ters bakamayıştık. Dişi ağrıyan o olsaydı belki de sıra isteyecek yüzü bulamazdı ama dişi ağrıyan karısıydı. Ağrıdan mı yoksa genel olarak mı bilmiyorum sessiz, ezik biri gibiydi. Adam ise kraldı ama sadece karısının varsa çocuklarının da. Telefonu çalınca yavşan yavşak; abili, efendiml konuşmalar yaptı. Dişçide işim tahminim kırk dakika kadar sürdü. Çıktığımda yoklardı. Muhtemelen zavallı kadın tüm ağrısı ile evine geçmek zorunda kalmıştı. Devlet memuru da Cumartesi öğleden sonraki işine gitmişti.

6 Ekim 2012 Cumartesi

81

eğer biri polisi korkunç olarak göstermek isterse bu kadından daha ideali yoktur. öyle ki okullara bu kadını polis haftasında konuşmacı olarak gönderin, o okuldaki herkes asla suç işlemez; başına bir şey gelir korkusuyla kolay kolay evinden bile dışarı çıkmaz. Allah'ın yarattığı hiçbir süretle dalga geçmek doğru değil biliyorum ama ilk kez böyle bir şey gördüm.

saçları artık hemen hemen bembeyaz olmuş, kısa sayılır, kıvırcık ve bakımsız. kemikleri iri, geniş omuzları var ve son derece kambur yürüyor. yüzündeki kırışıklıklara bakılırsa yaş haddinden emekli olmasının üzerinden en az yirmi sene geçmiş olmalı. kesinlikle erkeklik hormonu kadınlık hormonundan daha baskın. karakol polisi mi biliyorum ama onunla sorgu odasında kalmak kesinlikle istemezdim.

80

ne kadar ağır ve kekremsi bir parfümü vardı. dolmuşta arkadama oturdu ve arkama kimin oturduğunu bilmesem de oturanın orta yaş üstü bir kadın olduğunu rahatlıkla anlayabilirdim. kafamı çevirip bakmak ayıp, hatta öküzlük olacağını bildiğimden " bir kişi uzatır mısınız?" demesini bekledim ama demedi ve üzerimden elini uzatarak şoföre parayı kendi uzattı. işte o an eline baktım. altın bir künye ve emin olmamakla birlikte altın bir ya da birkaç bileziği vardı. parmaklarının tombulluğundan kadının da şişmanca olduğunu kestirsen de ellerinde hiçbir yıpranma ya da yaşlanınca beliren kahverengi izlerden eser yoktu. Acaba tahmin ettiğim kadar yaşlı değil mi diye düşünürek yolculuğu bitirdim. inerken kaçamak olmayan, alelade bakışlarla kadını süzdüm kırk beş elli yaz aralığında olmalıydı. saçlarını menepoz sonra uzatmayan kadınlardandı ve koyu kırmızı rujundan başka makyaj yapmamıştı.

79

ya ilkokul ya da ortaokul mezunuydu. ne iş yapıyordu bilmiyorum fotokopileri ben şirkette çektiririm diyerek alıyor ve hepimize jest yapıyordu. yaşayamadığı öğrencilik olma durumunun hazzını yaşadığı yerdi onun için ehliyet kursu. sorulara cevap verirkenki istekliliği, doğru söylediği zaman ki mutluluğu, "Hocam" derken ki heyecanı hala aklımda. başkalarına göre nasıl biriydi bilemem ama bize karşı çok iyiydi. Muhtemelen kantinde bana çay ısmarlamışlığı bile vardı.

78

omuzlarına düşmek üzere olan sarı saçları, uzun kolları ve güzel bacakları vardı. yanında bir kız arkadaşı lokantada oturuyorlar ve ben dahil hiç kimse diğer kıza bakmıyordu elbisesinden ve elimi yıkayıp masama geçerken kulak misafiri olduğumdan çıkarımla bankacı olduğunu düşünüyorum.

dikkat çektiğinin, güzelliği ile dikkat çektiğinin, bacaklarının güzelliği ile dikkat çektiğinin farkında olmalıydı. masadan kalkarken yüzüne dikkat ettim ve yüzü de uzun ve güzeldi. diğer kızı hatırlamıyorum ve hayatı boyunda onun yanında gezerse onu kimsenin hatırlamayacağından eminim.

77

Bir kamyonetin arkasına dizilmiş on beş adamdılar. saat akşam beş buçuk olduğuna göre muhtemelen işten dönüyorlardı yazın en sıcak günler geçse de hava öğlen vakti yine de sıcaktı. kim bilr ne kadar çok çalışmışlardı. dolmuş durağında beni gördüklerinde; beyaz şapkalı ve top sakallı olan bana biraz kestiler ama mimikleri düşünceleri hakkında hiçbir ipucu vermedi.

kırmızı ışıktı ve hiçbiri yorgun durmuyordu. kendi aralarında da bir şey demiyor, sadece sağa sola kısa bakışlar fırlatıyorlardı. kırmızı ışıkta ben de dolmuşa bindim ve yol boyu onları biraz daha izledim. istiflerini hiç bozmadılar.

4 Ekim 2012 Perşembe

76


Sevgilisi onu dolmuşa bindirdi. Parayı uzattı ve koltukları süzüp önüme oturdu. İkili koltuğun koridor tarafına oturup camdan dışarı baktı. O dışarı bakarken ben de onun sol profiline baktım. Baktığımın farkında olmalıydı hatta fark etmemesi imkansızdı. Bakışlarımdan hiç rahatsız olmadı. Yüzü güzel değildi, hafif tombuldu, azcık gıdığı vardı. Ben ona bakmaktan rahatsız oldum, sağa sola baktım ama o kendisine bakılmasından rahatsız olmadı.

Belkide sevgilisi ile sevişmiş ya da bir parkta yiyişmişti. Üzerine çökmüş umursamazlığın nedeni bu olmalıydı. Belki ondan; ne beni, ne de başkasını umursadı. Kendisini güzel hissediyordu ama hissettiği kadar güzel değildi.

75


Dolmuşa bindiği an ağır kokusunu hissettim. Bir süre arkamda ayakta durdu, sonra tam önümdeki koltuğa oturdu. Beyaz bir bluz ve siyah şortu vardı, bir de siyah kilotlu çorapları. Kocaman beyaz çantasını bacaklarının üzerine koyduktan sonra markasını bilmediğim ama çok pahalı duran beyaz kılıflı telefonunu çıkartıp menüyü karıştırdı. Biraz çevreye baktım, bir döndüm biri ile konuşuyordu. Sesi sigaradan kalınlaşmış gibiydi, bir hanımefendi gibi konuştuğu söylenemezdi.

“Dolmuştayım” dedi
“Taksiye binseydin ya” demiş olmalı konuştuğu adam,
“Amaan ne olacak” dedi.

Biraz daha konuştular. Gözüm açık yakasından göğsüne takıldı. Sanki ahtapotun kolları gibi üç tane siyah çizgi vardı. Dövmesinin gözüken kısmı buydu. Dövmesini düşündüm durdum. Neden acaba böyle bir şey yaptırmıştı. Yaftalaman istemesem de pavyon emekçisi gibi duruyordu. Belki kons, belki şarkıcı. Kimbilir belki de günahını aldım.

3 Ekim 2012 Çarşamba

74


“Kolay gelsin”, dedi
Beni önünde dikilidiğim tekel bayiinin sahibi sanmış olmalıydı.
“Eyvallah”, dedim.
“Camiye yardım topluyoruz da” dedi
“Kolay gelsin”, dedim
Arkasını dönüp yürüdü, gitti.
-0-0-0-
Onun içinden geçtiğini düşündüklerim:
“Tekelci değil mi? Şerefsiz camiye yardım mı edermiş? Sana selam verende kabahat.”

Benim içinden geçenler:
“Şerefsiz! Camiye yardımmış. Zaten kime sorsak camiye yardım ediyor. Ne malum dolandırıcı olmadığın. Elinde küçük bir kağıt. Adam mı sikiyon lan!”

73


Bir insanın saçı ne kadar dökülebilirse onun saçı tam o kadar döküktü.Bir kulağının üstünden başlayıp, enseyi dolanıp, diğer kukağının üstüne kadar uzanan ince, kısa ve seyrek kıl örtüsü. Dışarısı 40 derece ile o fırının başında çalışıyordu. Yüzü nemliydi ama terler birleşip bir damla oluşturup, aşağıya doğru akmıyordu.

İşini iyi yapan birini izlemek keyiflidir. Be kadar iyi yaptığını pideyi yiyince anlayacağım ama elinin alışık olduğu belliydi. Hamuru eliyle vura vura açıyor, içine bir avuç kıymayı alıp hamurun göbeğine atıyor, en son kıymayı yayıyordu.

Tahta kırmaya çalışan iki apaçi ergen irisine demir fırın küreğini verdi sonra o kürekle hamurları alacak sandım ama almadı. Demir kürek ile kömürleri düzenliyor olmalı.

Güleryüzlüydü. Güzel gülüyor, gülecek bir şeyler arıyor gibiydi. Şartları düşününce kesinlikle mutsuz olmalıydı.

72


Her seferinde kırılmasına rağmen hala kırılgan. Demek ki fıtratında kırılmak var. Ezik ve utangaç. Ne yazık ki zavallı. Ellili yaşlarında olmalı. Muhtemelen sigortasız çalışıyor. Ya boşanmış ya da hayırsız bir kocası var. İki ya da üç tane çocuğu olmalı. Erkek çocukları babaları gibi, kadına saygısız, tembel ve kötü; kız çocukları ise evlenip kurtulmaya çalışmış ve muhtemelen  evlenip daha da batmış. Bu kötü şartlarda, artist bir patronun yanında hayatta durmaya çalışıyor.


71


Artist! Patron olmasından kaynaklı olmalı, kalkık bir buruni buyurgan bir ses tonu, tatsız bir aura. Üstünde gülkurusu renginde, ense kısmı hafif aşınmış bir tişort.Mavi aşınmış bir pantolon ve eski püskü, beyaz ayakkabılar. Saçıda, sakalıda üç numara; ensesinden yukarı doğru sızan ense kılları daha uzun. Mahallenin apaçilerinin abisi. Parasının verdiği gücü kullannan bir pislik. Sadece iki kez efendi giib konuştu. Biri açık saçık giyinmiş bir müşterisi ile öteki de hesabı ödeyen başka öüşteri ile. Onun dışunda herkese artist.

70


Ortası dökük, taranmış ve uzunca saçları ve bakımlı bıyıkları vardı. Kahveciydi ve garsonlarda olan seri ve parmak ununda adımları vardı. Mavi Lark’ının son sigarasını saat 11’de içti ve paketi yumruğunda sıkıp çöpe attı. Sonra da çöpe ayağını sokup iyice ezdi.

“Buyrun efendim” diyerek karşıladığı bir başka anne kıza yıldırım gibi masa ve sandalye çıkarttı. Tüm bunlar yaparken sigarasını hiç bırakmadı.

69


“Yiyecek ne var?”
“Tost”
“Neli?
“Kaşar, sucuk ve karışık”
“Hangisini önerirsin peki?”
“Hepsi iyi işte”
“Iıı... Karışık ver o zaman; ben nerden tanıyorum seni abi?
“Buradan”
“Buraya ilk gelişim”, kısa bir sessizlik “Bir de çay”

Adamın sesi falan tanıdık geldi, sadece görünüşü değil. Düşük bitçeli bir dizinin figürasyonu gibi...


68

Kafelerde, barlarda tek oturan adamlar vardır. Genelde köşe veya çevreyi iyi gören yerleri tercih ederler. Masaları asla çok dolu ya da çok boş olmaz. Bir çay, bira ya da kahveleri her zaman önlerindedir. Sağlam güvenli bir oturuşları vardır. Sırtlarını yaslarlar ve dik duruşları asla bozulmaz. Diğer hiç bozulmayan şeyleri de saçlarıdır. Her an fotoğrafları çekilecek gibi, poz verir halde dururlar. Dış görünüşleri ortalamanın üzerindedir. Kadın, erkek fark etmez herkese bakarlar ama kimseyi rahatsız edecek kadar uzun bakmazlar. Sigarasız düşünülemez ve sigarayı ağır ağır, zevk ala ala içerler. Sonra da kalkar, ufukta yavaşça kaybolurlar

67


Her kız çocuğu alın yazısından  olsa gerek biraz annesine benzer. Anne kız tam karşımdaydılar.Tokaları farklı ama topuzları, saç renkleri, sigaralarını tutuşları hatta kafataslarının şekilleri bile aynıydı. Çoğu anne kız gibi konuaşacakları fazla bir şeyleri yoktu. Üniversite sınavına giren babaların olma ihtimali düşük olduğuna göre küçük kadeşti. Baba gelmediğine göre hayatlarından çıkmıştı. Zaten annede dul olmanın verdiği, kızda da babasız olamnın verdiği hafif erkeksi bir duruş vardı. Suskunca tavla oynayıp durdular, öyle mimiksizlerdi ki kimin kazandığını anlayamadım.

66


Kabaca bir tabirle çirkindi, o kadar çirkindi ki; karşısına hep kaba saba insanlar çıkmış gibiydi. Kılığı kıyafeti bıyığe pespayeydi. Kel olduğu gerçeği ile yüzleşemeyecek kadar keldi. Sabahın onunda, karşısında bir kızla, bir iş hanının avlusunda kağıt oynuyor, neşe saçıyordu. Çevredeki tek neşeli insan oydu, demekki erken kalkmaya alışkındı.

Karşısındaki kızın burnu kocamandı. Her zayıf ve hatlarını sergileyen kız kadar güzeldi. Şakaları ve çayları bitti, aynı anda kalktılar. Kız otururken göründüğünden  daha küçük ve daha çirkin geldi bana. Birkaç adım attılar, adam sigarasını ustaca yaktı ve uzaklaştılar.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

65


Param var ve garip bir insanım. Dışarıdan bakıldığında adamın verdiği mesaj aynen buydu. Spor salonlarında zaman geçirdiği kollarının ve göğüslerinin kalınlığından belliydi. Şişirdiği yetmiyormuş gibi kollarına dövmelerde yaptırmıştı. Kıllı kollarının arasında dövmeler çok belli olmuyordu da. Dövme yapılırken kıllar kesildiğine göre dövme yaptıralı da çok olmuştu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi dövmeli kolunda bir iguna, kertenkele gibi bir şey vardı. Silik yeşil uzun kuyruklu bir mahlukat.

Yiyor, yiyor ama yapamıyor; diye doktora yakınıyordu. Elinde bir ilaç şişesi gelmişti ve sesinde bir agresiflik olmasa da, benim tersim pistir, bir havası vardı. İlaca devam, deyip postaladılar. Yanında yancısı varmış, o an fark ettim, “Tedaviye ayakta mı devam edilecekmiş abi?” dedi, biz güldük. Şakasına gülünmesi çok hoşuna gitsede dönüp bakmadı yancı.

64


Suratsızdı. Telefonla bir arkadaşına pezevenklik yapıp bir yandan salatasını yiyordu, bize selam vermedi, biz de ona selam vermedik. İstemsiz şekilde aynı masayı paylaşıyorduk. Sonra ortak arkadaş sebebiyle biraz konuştuk. Biraz işlerinden yakındı, sonra bir şeyler daha anlattı ama anımsamıyorum. Çok net, sevimsizdi.

Kalktık, yürürken bir anda yanımızdan uzaklaştı ve gitti. Birbirimize samimiyetsiz, soğuk veda cümelesi söyledik.

63


Hava sıcak ama çok değil. Güneş bulutların arkasında ama bir delik bulsa, insanların beynini delecek. Kimse dışarı çıkmamalı ama ben dışarıdayım. O amca da dışarıda. Elinde bir muhabbet kuşu kafesi, kafesin üstü bezden bir örtü ile örtülmüş. Bir hayvan var içinde ama belli değil. Uzaktan sincap falan olmalı dedik, sonra da yanına gidip sordum.

“Ne var amca kafeste?”
“Kedi, sokakta buldumi bacağı çıkmış, kurtuluşa barınağa götürüyorum”
“Kaldır örtüyü bir bakayım”

Tekir, küçücük bir kedi, suratından belli hiç tadı yok.

7 Ağustos 2012 Salı

62


Çok mutsuz ve memnuniyetsizdi. Yaşadığı yerden, saçlarından,  kıyafetlerinden, havadan, bulunduğu yarım küreden... Her şeyden memnuniyetsizdi. Bu memnuniyetsizliği onu ilk zamanlar farklı, biraz çekici ve biraz da seksi yapıyordu.

Ruhunu saran memnuniyetsizlik onu kararsızlaştırıyordu. Hiçbir şey istediği gibi değildi, hiçbir şey asla istediği gibi olmayacaktı, hiçbir şey asla istenilen gibi olmazdı. Bu gerçekleri biliyor muydu yoksa bildiği halde inatla direniyor muydu bilmiyorum. Tek bildiğim her geçen saniye çekiciliği azalıyordu.

Biraz daha şikayet etti, birkaç kez daha karar değiştirdi, biraz daha somurttu, birkaç soruya daha cevap vermedi ve sonra ufukta kayboldu.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

61


İşportacıydı ama ne işportuyordu bilmiyorum. Zaten sadece birkaç saniye görmüştüm. Araç hareket halindeydi. Kolej kavşağının kızılaya bakan yönü olması lazım. Amcam karton kutusunu seccade yapmış namaz kılıyordu; hava kararmadığına göre ve oradan erken saatte geçme ihtimalim düşük olduğuna göre ikindi namazını kılıyor olmalıydı. Birkaç saniyeliğine görmüştüm. 

60


Salaş bir cafe, saat akşam 9. Masalar dolu, o arkamızdaki masada oturuyor. Ders programından, verimli çalışmadan, geometrinin hayatım bir parçası olduğundan, engelleri aşmakta, konsantrasyondan, sitemli çalışmaktan falan bahsediyordu. Arkamda konuşulanları dinlemekte bir beis görmesem de arkamı dönüp baktan hep çekiniyorum. Yine çekindim bakmadım. İnceden onları dinledim, inceden fonda çalan etnik bir şarkıya dikkat kesildim, bir yandan da masada ki muhabbete odaklanmaya çalıştım. Aynı anda üç işi yapan herkes gibi, hiçbir işi hakkıyla yapamadım. Bizim masada işler bensiz de dönüyordu, adını bile bilmediğim şarkıcıyı dinlemek bazen sıkıyordu ve arka masa da idealist bir kadın öğretmen birine bir şeyler anlatıyordu.

Sonra fark ettim ki sadece o konuşuyordu. Muhattabı yok gibiydi, arkadamı döndüğümde telefonla konuştuğunu görsem çok da garipsemezdim. Dönüp bakmayı düşünsemde sonra korktum. Korkulacak bir şey yoktu aslında. Bir kafede oturuyorsan herkesin bir başkasına üç saniyeyi aşmamak kaydı ile bakma hakkı vardır.

Sonra bir ergen sesi duydum. Ergenin sesi diğer seslere yeniliyor bir şey anlaşılamıyordu. Tek anladığım erkek olduğu ve makina gibi duygusuz konuştuğuydu. Ne nokta, ne virgül ne, ne de vurgu vardı. Zaten ço konuşmadı ve kadın konuşmaya devam etti. İlk söylediklerinin hemen hemen aynısı söyledi. Her hastalığa aynı reçeteyi yazan bir doktor gibiydi.

Sonra ellerinde kağıtlarla bir anda kalktılar. Kadını o iki üç saniyede gördüm. Günün yorgunluğu üstüne çökmüştü; pantolon ceket tam öğretmen gibi giyinmişti, siyah saçları ve koyu teni vardı ve yılgın adımlarla uzaklaştı. Neden dedim kendi kendime. Yaptığının bir faydası olmadığını bile bile neden uğraştın akşam akşam ergenle? İşini iyi yapabilmek için mi yoksa kaçtığın başka bir şey mi var?

26 Temmuz 2012 Perşembe

59


Birinden duymuştu o adreste hemşire olduğunu ve üşenmemiş gelmişti. Tansiyonunu ölçtürmek istiyordu sadece. Hiç tanımadığı bir kişiye ücret vermeden. Karşılığında hayır duaları, iyi temenniler ve olumlu konuşmalar yaparak.

Ama hemşire korktu ondan. Evinin önüne gelen yabancılardan herkes korkuma içgüdüsü ile çekinir ama hemşireninkisi çekinceden ziyade basbayağı korkuydu. Evdeki uzaktan akrabasının kadınla konuşmasını istedi ve kadının niyetini tam anlamı ile anlamadan hemşire olduğunu söylemedi. Evet hemşireyim, dedikten sonra da kadına yardım etmedi. Evde tansiyon ölçme makinem yok, dedi ki; bence yalan söylüyordu. Eczaneye gidin, dedi ve yaşlı kadının sohbet etme girişimlerini bir duvarmışcasına susup gönderdi. Gel otur teyze, dese kadın otururdu.

58

Mekan berbat mı berbat. Bir simitçinin alt katı. İzbe, karanlık, ses çok yüksek. Yabancı şarkılar çalıyor. Kötü bir bar gibi ama onu kötü bir bardan daha kötü kılan kısmı içkinin de olmaması. Etraf çocuk çoluk. Hem de varoş çocuk çoluk. Her zaman olduğu gibi içimdeki ses pis pis mırıldanıyor “ ne işin var burada “, “ ne işin var burada”, “ ne işin var burada”...

Birinin doğum günü. Biraz nezaketen biraz da sosyalleşme zorunluluğu ile girmişim ortama.  Oturduğum an kalkasım gelmiş ama katlanıyordum. Sonra onları gördüm. Ayrı anne ikizleri. Birbirlerine çok benziyorlardı. Aynı tornadan çıkmış gibiydiler. Boyları posları, kiloları, vücutlarının duruşu, saçları, sakalları, yüz hatları... Her ikizin başına gelen tatsızlık onları da vurmuş; aynı kıyafetleri giyiyorlardı. Piç piç ve için için güldüm onlara.

Ayrı anne ikizlerden birinin yanında varoş ve zayıf bir kız vardı. Öpüşme mesafesinde konuşurlardı. Diğer ise ikizinin yanında boş boş duruyordu. Derken mekanda o yabancı şarkılardan biri çaldı. Yanında kız olmayan ikiz kalkıp dans etmeye başladı. Bir yandan da ikizini çağırıyordu ama ikizi kızın yanından kalkmak istemiyordu. Sonra tabi aile bağları ağır bastı ve kalktı. Aynı şarkı bir daha çaldı. Aynı hareketleri yaparak dans ettiler ama uyumu bir türlü yakalayamadılar. Kız arkadaşı olan ikiz, iki de bir durup kardeşine bakıp bakıp  durdu. Yine bir yerden başladılar ama yine haraketlerde uyumu sağlamayadılar. Biraz iyi gidiyorlar ama sonra batırıyorlardı. Her ne kadar ikiz gibi olmaya çalıştısalarda bir yerde olmuyordu.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

57


Hiç tanımadığı insanlarla, nefret ettiği kişileri tanıma ihtimali yüzünden kavga etmekten çekinmeyecek kadar gözü kararmıştı. Yaşlı başlıydı ama hırsına, öfkesine yeniliyordu. Başka insanları kendi apartmanlarının önüne part ettirmeyecekti. Onun için balkonda nöbet tutmaktan çekinmiyordu.

“Polise haber verir çektirtirim arabanızı. Bizim de misafirimze aynısı yaptılar” derken sesindeli sakinlik sinir bozucuydu. Bağırıp çağırsa kimse sallama; yaşlı kadın, kafayı yemiş derdi belki ama kadın öyle sakin sakin tehdit ediyordu ki; kulak asmamazlık yapmak çok zordu.

Tehditi alan aile arabasını çekti. Ben olsam ben de aynısını yapardım.

56


Emekli asker, emekliliği yaklaşmış asker ve birkaç sivilli ortam da en genç asker olduğu için biraz kasıldığı belliydi. Daha gençti, evliydi, acayip seri hatta bazen tekerleme gibi konuşuyordu.

Mesleğiyle ilgili o da mutsuzdu. Diğer abilerinden destek aldıkça ve durumlarının fena olmadığını görünce hayata biraz daha bağlanıyor gibiydi. “Daha iki şark hizmetim daha varken”, derken yüzü soluyordu. İçlerinden terörist anılarını anlatmaya en meyilli ve ağzını tutamayan da oydu.

55


Ergenlik korkunçtur ama bazısında daha korkunçtur. Bu çocukta durum böyleydi. Büyümeye çalışıyordu, boy pos yerindeydi ama kafa daha bedene uyum sağlayamıyordu. Konuşmadan önce dern nefesler alıyor, boru gibi sesini toparlıyor ve kimsenin alışık olmadığı şekilde konuşuyordu. Öyle ki babam “bu çocuk spastik mi” dedi yanımızdan ayrıldıklarında. Haksızlık yapmıştı ama haksız da sayılmazdı.

Tek çocuktu ergen. Anne öğretmen, baba asker. Baba emekli, anne hala çalışıyordu. Maddi durumları yerindeydi ve gelecekteki tüm planlarını ergen üzerine kurmuşlardı. “ çok potansiyel var bizim çocukta ama ne olacak biz de merak ediyoruz” gibileriden bir şeyler söylemişti. En az onlar kadar ben de merak ediyorum.

54


çenesinin alt kısmı uzundu. eğer cinayet işlerse onu tanımayan görgü tanığının polise vereceği ifadenin ilk cümlesi bu olur. sanki ağzında sakız vardı. güler yüzlüydü ama kötü bir gün ya da kötü bir ay geçiriyor gibiydi. yemek konusunda tasiyelerde bulundu, servisi hızla ve güzelce yaptı, güler yüzü solmadı ama sonra biraz sert yaptı.

sesten rahatsız olduğumuzu söylediğimde "jenaratör bu, elektrik gelene kadar böyle, yapacağım bir şey yok" dedi. ama biraz sert dedi. sonra kalktık ve jenaratörden uzak bir yere oturduk. sonra da hiç görmedim onu.

53

Teravih çıkışı iki amcaydılar. ikiside de baston vardı. bastonsuz kollarını da birbirine dolamış mutlu mesut yürüyorlardı. soldaki bir şeyler anlatıyor, sağdaki heyecanla ve ilgiyle dinliyordu. kırk yıllık dost gibiydiler. hatta aynı gün bastona başlamış, aynı gün tekerlekli sandalyeye geçme kararı alacak gibiydiler.

52


siyah tişörtünün arkası spor kesimdi ve içindeki siyah sütyenin askıları apaçık ortadaydı. sadece sırtını gördüm. kimdi bilmiyorum ama varoş mahallemde, bir köşede, sokağın serseriler tarafından tutulmuş bölgede, herkese isyan edercesine, arkası dönük kolasını içiyordu. tam teravinin dağılma vaktiydi; bilmiyorum biliyor muydu? çoğu yaşlılardan oluşan kalabalığın bir kısmı hemen arkalarından geçecekti ve eğer mahallemizin kızıysa biri kesinlikle tanıyacak ve eve gidip karısına yetiştirecekti. zincir kadına geldiği anda da salkıma dönüşecek ve devam edecekti. hem artık bizim buralarda namus cinayeti işlenmiyordu.

on beş dakika sonra ben döndüğümde yoklardı. ne kız, ne serseriler. oysa öyle görmek isterdim ki yüzünü kimdi?

51


cami koruma derneğinin önünde çay içiyor ve gazete okuyorlardı. küçük sayılabilecek bir yerde yaşamanın verdiği sahiplenme üzerlerindeydi ve western filminde bara giren yabancıya atılan bakışları atmakta çekinmiyorlardı. hepsi yaşlıydı. hepsinde üst yarısı enlemesine çizgili tişörtlerden vardı. bir kısmında ise o tişörtteki cepte sigaranın verdiği şişkinlik vardı. yine hepsinde kumaş pantolon vardı. soluk renkte, krem ya da yeşil. hepsinin kemeri vardı. ayaklarında ise eski ve kirli, tozlu ayakkabları vardı.

sakal yaşla orantılı olmaydı. en yaşlı en uzun sakallı, en genç ise sinek kaydıydı. bakışları hiç kaçamaklaşmadı. ben giderken de arkamdan baktıkları belliydi. akyurtta yabancılar pek sevilmezdi.

50


" aaa beni sadece bir kez o da beş yıl önce gördün nasıl hatırlıyorsun?", demişti ve bence sorunun cevabını o da biliyordu. çenesindeki o büyük ben onu her zaman hatırlanır kılmıştı. muhtemelen ergenliği boyunca nefret ettiği daha sonra kabullendiği bu damgasının tek faydası da oydu. onu hatırlanır kılmak.

" nerden hatırlayacak, çenendeki ben yüzüdendir", demek geldiyse de içimden sustum. hem bananeydi, hem adnı bile bilmiyordum. yine de içimdeki haylaz piçe engel olamadım ve çenemi kaşıdım.

49


ortam ne kadar kalabalık olursa olsun bir kişi vardır ve diğer herkesten çok farklıdır. o kişinin fark edilmesi en dikkatsiz gözlerde bile saniyeler sürer ya. işte bu adam öyle bir tipti.

kıvırcık, hem de çok sık ve çok kıvırcık saçları vardı. üzerinde beyaz bir gömlek ve liseli laciverti bir ceket, altında taşlanmış kot pantolon ve kırmızı spor ayakkabılar. hani ortam okul olsa delirmiş bir lise öğrencisi de denebilirdi çünkü yüzünde zerre sakal ya da bıyık yoktu ve köselerde olan o matımsı parlaklık hakimdi. yüzü işe çok ilgiçti.

dümdüz bir suratı vardı.belirgin olmayan bir burun ve soluk beyaz ten. en acayip yer ise gözleriydi. tam çekik gözlüydü. Sanki ülkemize japonyadan gelmiş ve lise okurken çevresine uyum sağlayamadığı için delirmiş, "aman elin japonu, ses çıkartmayalım da okulu bitirip siktirip gitsin" diyen bir okul müdürü tarafından idare ediliyormuş gibiydi.

herkes gibi, ister istemez ben de izledim durdum onu. feci neşeliydi. karşısında bir çift oturuyordu ama tüm şakaları bu yapıyor etrafına neşe saçıyordu. bence benden yaşlıydı.

1 Temmuz 2012 Pazar

48 - kader


Emek vermezse karşılığında yemek alamayacağını altı yaşında öğrenmiş bir kızcağız. Biraz doğuştan gelen anaçlığından, biraz da ana babası kapıcı olduğu için onlardan gördüklerinden olsa üç yaşındaki çocuğa bakıcılık ediyor. Ayakkabılarını giydiriyor, konuşturuyor, üzülmesin diye çalışıyor, göz kulak oluyor, koşuşturuyor ve karşılığında bir gece güzel bir evde kalıyor ve güzel bir yemek yiyor. Çocuk ama çocuk gibi de değil. Çok ama çok güzel gülüyor.

Kapıcı çocuğu olarak doğdu ve hayat ona herkesten daha zor. Herkes ona çocukmuş gibi değil de küçük kapıcıymış gibi bakıyor. Herkes Yunus’u seviyor, Kader’e kimse tatlı bir söz söylemiyor. Durmadan ricalarla karşı karışıya Kader. Rica görünümlü emirlerle. Hayır deme hakkı yok. “ Kader şunu yapar mısın?”, “ Kader bunu yapar mısın?”. Ne istenirse yapıyor Kader.

Kader’in kaderi canımı yakıyor.

18 Haziran 2012 Pazartesi

47

ben kıyalayalım istemiştim. benim tanıdığım rüya doğuştan iri kemiklidir, zayıf ama iridir. sempatik bir kocası vardır, herif çok tatlı; tanıştık ok dakika sonra hepimiz el şakası yapıyorduk.daha önceki sevgilisi rüyayı sağlam bir dövmüş diye duymuştum, ondan bunu seçti demek. bu herif sinek öldürürken bile özür diler. dişçidir rüya. her fotoğrafta aynı pozu verir yüzü hafif sola döner ve dişlerini göstere göstere güler. güleryüzlüdür rüya. 

bu arada liseden rüya. hasanla yanyana otururduk ve bu bir ara hasana aşık oldu. biz görelim diye bacaklarını açardı. güzel değildi bacakları ama yine de bakardık. sonra aralarında bir şey olmadı. bir kere de su savaşın yapmışlardı ve kıçı ıslanmıştı..

aaa en komik hikayesini unutuyordum. orta bir ya da iki. bit kontrolüne geldiler. sonra görevli rüyaya " kızım bir bakar mısın?" diyip dışarı çıkarttı. tabi biz çok güldük, rüya çok ağladı...

11 Haziran 2012 Pazartesi

46


İki kolunun da iç kısmında arapça olması muhtemel bir şeyler yazıyordu. Kocaman bir kafası ve büyükçe bir burnu vardı. Aslında saçlarını üçe vurdursalar ve palaroid bir resmini çekseler erkek mi yoksa kadın mı kimse karar veremezdi.

Önleri uzun ense tarafı küt saçları vardı. Beyaz gömleğinin içine beyaz atlet, onun da içine siyah sütyen giymişti. Kalın kemikli ve göbekliydi. Gülerken biraz daha sempatik oluyordu. Bir tezgahtar için son derece soğuktu. Muhtemelen bizim gözlük alacağımızı düşünemişti ve patron dükkanda olmadığı için ilgili gözükmesine gerek olmadını düşünüyordu. Fiyat aralıklarını söylerken içinden “Siktirin gidin” dediğini duyar gibi olmuştum.

Sonra baktı ki alıcıyız bize biraz daha insan gibi davrandı. Mehmet’in sohbet girişimlerini karşılıksız bırakmadı ve orta koyulukta bir sohbet başladı. Tabi sıkıldım ben ve çıktım, biraz sağa sola baktım, döndüğümde Mehmet, diğer elemanın babaennesinin annesini sakimleştirmek için ilaç tavsiye ediyor, hepsi gülüyordu.

45


Biz trafikteyken ve trafik çok yavaşken, kırmızı transportırın arkasında yeşil elma yiyen kız. Aile akpli bir aile, belli. Kadınlar kapalı adamın yüzünce mhp’li bir duruş yok. Transporterları olduğuna göre esnaf olmalılar. Plaka Ankara, buralılar. Piknik dönüşü gibi değil halleri, akraba ziyareti olmalı. İşte o arabanın arkasında; bir, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu ve onun kollarında üç dört yaşında bir erkek çocuğu... Ellerinde yeşil elma sıkışık trafikte yola bakarak sıkılıyorlar. Dudakları hareketsiz, hiç konuşmuyorlar. Erkek çocuğu daha saf, kızcağız belki de abla olmanın verdiği yükle daha olgunlarşmış. Olabildiğince ağır şekilde yanlarında gidiyoruz. Kız çocuğu bize bakıyor biz onlara baktığımız an elindeki elmaya bakıyor. Bakışlarını bizden kaçırdığı gibi başka bir yere kaçırmaktan da utanıyor. Sonra ona bakmıyoruz, o bize bakıyor; bir anda ona bakıyoruz, o elmaya bakıyor...

31 Mayıs 2012 Perşembe

44


Yaşı başlı adamdı ama ıslık çalamıyordu. Hadi ıslık çalmayı bilmiyordu neden deniyordu? Hadi denedi, olmuyor neden zorluyordu? Denedi, zoladı, olmuyor, neden vazgeçmiyordu? Peşinden ıslık çalamadığı adam, hepi topu yirmi metre önündeydi, adını bir kez söylese muhtemelen duyardı. Ben bunları düşünüp yanlarından ayrıldım. Isıklı takip ne kadar sürdü bilemiyorum.

43


Dökük büyük kısmı beyaz kırçıllı saçları vardı ve nasıl başarıyordu bilemiyorum, saçlı sayılırdı. Mesela aynı derece saçı olan birine öyle şekil vermemişse muhakkak kel dersiniz. Bedava maç biletleri ondaydı ve bedava maç biletlerinin onda olmasının verdiği havayı biraz da atarak biletleri verdi.

42


Kocaman, yemyeşil gözleri vardı. Ama öyle böyle değil, kocaman. Mesela hala aklımda o gözleri. Hafif sivriydi burnu ve çok erken saat olmasına rağmen hem güzel, hem de bakımlıydı. Biraz sorun çıktı, sizi biraz bekleteceğim; dedi. Tabiki beklerim, dedim. Bekledim ve sorun çözüldü ve gittim. Aradan hemen hemen dört yıl geçti. Yanımdan geçse tanımam belki ama çok büyük gözleri vardı ve hafif sivriydi burnu.

41


Ben neden kimseye ters ters davranmıyorum yahu, diye içinden geçirdiğim bir ayın sonucunda deneysel tersliğimin muhatabıydı. Ürünüm onlarda değildi, nerede olduğunu bilmiyordu, muhtemelen kuryedeydi ama kuryenin cep telefonu yoktu. Ters ters konuştum, sonra da arkama bile bakmadan, kulaklarım çınlaya çınlaya çıktım. Kız hakkında tek anımsadığım esmerdi, güzel değildi, büyüsü müyüsü yoktu. Zaten öyle bir durum olsa asla ters mers yapamazdım.

40


Alkolun beynini yediği bir adam olduğu besbeliydi. Bana sarhoşmuş gibi gelmedi ama yıllardır düzenli içki tüketişlerinin ödülünü ayıkken bile sarhoş gibi görünerek kazanmıştı. Altı arkadaştılar var beş kişilik yer vardı, biri bir alt sırada oturacaktı. İşte o adam bizim promilsiz alkolikti. Küfürlü ve dengesiz dengesiz konuştu durdu. Sonra de bir anda yok oldu. Yokuğu belli olmayan adamlardandı.

39


Bayan başkomiser. Kızıla boyadığı saçlarının sapkasının arkasında beceriksizce ya da özensizce örmüştü. Elinde telsizi, kasıntı kasıntı sağa sola baktı. Arada emirler yağdırdı. El kol haraketi ile benim de artık gitmem gerektiğini söyledi. Lafını dinledim ve ama ağırdan alarak gittim. Sonra yanından geçerken iyi akşamlar ya da kolay gelsin gibilerinden bir şey söylemek istedim ama çekindim, söyleyemedim.

38


Kimisi güzel çalışır. O, ak saçlı adam da öyleydi. Kağıt topuyordu ama çok güzel kağıt topluyordu. İzlenesi bir temposu vardı. İki aşağı, iki yukarı yürüdü sonra bir sürü gazete ve kartonla geldi.  İyi biri miydi? 

37


Kimseli ama kimsesiz çocuklardı. Ana babaları vardı ama onlarla çok ilgilenmedikleri besbelliydi. Emine gel, deyince geliyor, git deyince gidiyorlardı. Çocuksu bir otorite arayışıydı onlarınki. Söz dinlememek keyifliydi ama sevdiği ve arada iyilik gördüğü birinin sözünü dinlemenin de keyfi başkaydı.
Yüzlerindeki gülümseme bana acı dolu gelmedi ama muhakak acı doluydu.

36

Çiçekli kolsuz tişört, büluz arası bir şeyler giyiyorlardı. İkisi de yazı erken getirmişti ve bunun övünülecek bir şey oduğunu düşünüyor gibiydiler. Çevrelerindeki sağlıkçı olmayan herkes bir şokun ardından oraya – hastane bahçesine – gelmişlerdi. Buna saygı duyduklarından mı yoksa diğer türlüsünün nasıl yapıldığını bilmediklerinden mi bilemiyorum sessiz sessiz gülüştüler. İki kızın, yaşları ne olursa olsun, böyle kıkırdaşmalarının ardında hep bir erkek ilgisi olduğunu düşünmüşümdür, yine öyle düşündüm ve çevreye bakmaya devam ettim.

35


Solumdaki koltuk boştu ve oturdu, herkes maç izlerken o Kasımpaşa tribünün izliyordu. “ Hayatım boyunca üç yüzden fazla maç izledim” ,”On yaşımdan beri Ankaragücü maçı kaçırmam”, “Bak formaya lisanslı ürün”, “Bunlar taraftar değil, terörist. Tribün anarşisti”, “Ankaragüçlüler, Kasımpaşalılar’ı sallama ile kovalamış”, “Bizimkiler Adanalılar’ı sallama ile kovalamış” , “Ankaragücü içim okulu astık, okumadık”, “Futbol bir hastalık”... bunları anlattı durdu. Özünde iyi biriydi muhakak. Küfretmedi, seviyeyi düşürmedi. Aynı şeyleri tekrar edip dursa da; hayatta en iyi bildiği, en çok sevdiği şeyin; futbolun kölesiydi.

34


Eğer kadın erkek karışık ve biraz kalabalık bir ortam gözemlerseniz aslında tüm ortamların birbirinin aynısı, türevi olduğunu görebilirsiniz. Mesela her ortamda bir lider vardır. Bu lider genelde iyi bir dış görünüşe sahiptir. Bir sanata, bir şiire yatkın karakter muhakkak vardır. Bir kavgacı, bir uyumsuz, bir alçak... Bir en iyi ve bir de en kötü. Neyse o, o grubun amigo kızı (cheer leader)’ıydı. Hani kızların en güzeli ve en havalısı. Diğer kızlara doğal olarak hükmedebilen, sözünü geçirebilen ama erkeklerle de araya mesafe koyarak takılan. Hepsi çevik kuvvetti, hepsi aynı kıyafetleri giyiyorlardı – mavi tişört,siyah pantolon ve şapka- ama onda bir ayrı duruyor, ona bir ayrı hava veriyordu.

Kadın polislerin yanında da biraz durdu, sonra erkek polislerle sohbet etti. Sarı saçlarını şapkasının ardında at kuyruğu yapmış en güzel benim diye bağırıyordu.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

33


Manasız, boş bakışları var kızın. Yeşil gözleri lens olmalı, dudağı uçuklamış ve gözlerim ister istemez oraya kaçıyor. Tavuk dönerimin kaçar gram alırsam, kaçar lira olacağını söylemektense parmağı ile kasanın altındaki yıpranmış ve yırtılmış çıktıları gösterdi. Ben de beklemedim, “Soğanı bol olsun ve internet kafeye getirin” dedim.

32


İnternet kafede arkamda oturan kız. Durmadan birilerini arıyor ve bir şeyler istiyor. Ne istediğini duymuyorum, gerçi algımı odaklasam duyarım ama umursamıyorum. Şimdi inceden arkamı dönüp baktım, alacalı bulacalı bir başörtüsü var. Tabiî ki facebookta.

Şimdi tekrar baktım, kız tombul ve kalın ayak bilekleri var ve hala facebookta.

Şimdi yine birinden bir şeyler istiyor. Başı dertte olmalı. Bir numara veriyor. Gmail adresiymiş. Karışındakine “canım” dedi.  Ama bir kıza “canım” der gibi dedi. Ama samimiyetten ziyade “ulan sana bir işimiz düştü, adilik yapma da yardım et” der gibi dedi.

Yine birini aradı. Birinde kalan bir şeyinden bahsetti. Sonra onlara bir şeyi akşam üstü gönderse nasıl olur diye sordu. Sesi iyice içine kaçtı; utanıp sıkılıyor. “ Ne yapıcam ben şimdi ya” dedi. Ödev sanırım. Serap’ınkini hazırlıyormuş. Kaynaklardan bahsediyor. Vörde atıp göndericem dedi. Ödevde anlamadığı bir şeyler var. “Nasıl olacak ki o” dedi. “ 6ya kadar bir yerde, oradan Kolej’e geçecek. Sanırım iyi bir haber aldı. Yarına kadar zaman kazandı. “İnşallah” dedi.

Şeyma’yı aradı. “ Ben şimdi çıkıcam ama beni beklemeyin, teyze beklemesin” dedi. Bir adres aldı  23\1. Giriş kat olduğuna göre öğrenci evi olabilir.

31


Baktım yavaş yürüyorlar ve kimsenin arkasından yürüyecek hava değilim, genişçe solladım liselileri. Biri şişman kız, öteki zayıf kız ve zayıf erkekten oluşan bir üçlüydüler. Şişman kız en solda, zayıf erkekle kız ise yanaya yürüyorlardı. Ergenliğin kanunu! Sollamam bitince önlerine geçtim ve biri “ bonus” dedi. Kızlardan biriydi ama hangisi? Muhtemelen şişman olan. Şaka ve çılgınlık yapma görevi o ortamda ona düşüyordu çünkü cool olmayan sadece oydu. “yapma”, “şşş” diye iki ses daha duydum hemen ardından. Muhtemelen zayıf olan kız söyledi.

Ben her zamanki gibi duymamazlıktan geldim ve bastım gaza uzaklaştım. Biraz açılınca karşıdan karşıya geçerken arabaları kontrol eder gibi yapıp baktım kim ki bunlar diye ama göremedim, okula doğru değil, diğer yöne yürüyorlardı. Okul asmalarını içten içe takdir ettim.

30


O telefonla konuşurken ben dakikalarca bekledim. Belki beş, belki yedi. Şansıma zaman geçirecek bir ortam vardı da dergilere baktım. Samimi olduğu biri ile konuşurdu. Hatta aşırı samimi olduğu biri ile. Durmadan onu anladığından bahsettiğine göre karşısındaki onay bekleyen biriydi. Onay bekleyen biri ile konuşmak onay bekleyen biri ile futbol oynamak kadar zordur. Eleman konuştu durdu, sonra da ayların verdiği tanıdıklıktan olsa gerek verdiğim dergileri sayma gereksinimi bile duymadı.

29


Çiko’nın yanında geldi ortama. Siyah kemik gözlükler ve çok ağır makyajla. Duştan sonra o maskenin altından ne çıkıyor ister istemez merak ediyorum. Büyük ve sert bir burnu vardı. Ucuna doğru biraz daha bombeleşen. Onunda benim gibi konu ile ilgili çok alakası olmadığından sustu. Ses tonunu anımsayamıyorum nedense ama sanırım biraz toktu. Omuzlarını çıplak görmedim ama kaslı olduğundan eminim.

28


Kemik gözlük modasını tüm kalbimle destekliyorum. Kızılay dönüşü yanıma oturan kızımıza da çiko’nun yanında gördüğüm kıza da herkese yakışıyor... Kızılay dönüşü yanıma oturan kızın yeşil de hırkası uzun. Denk geldi ya benim de edebiyat dergisi vardı. Ona göstere göstere birkaç şiiri içimden okudum. Hiç ilgilenmedi, sadece telefonunu sadece sağ el parmakları ile kullanarak mesajlaştı. Şansımıza şoförün arkasındaydık ve siyah cam, net olmasa da ayna vazifesi yapıyordu. Arada öylelikle ona baktım, onun da bana baktığını hiç yakalayamadım.

27


Hiçbir komşu komşusunu sevmiyor bence. Yoksa Osman dayıyı kim sevmez ki? Damla sulama sistemine geçmiş olan komşusuna güzelce sordu ama enine çizgili yakalı gömleğinin altına pijama altı ve terlikleriyle dağınık bıyıklı adam ne ücret söyledi ne de nerde yaptırdığını. “ Ücretini unuttum, Mersin’den yaptırdım ama şimdi Ankara’da da var” deyip kıçını dönerek sohbeti bitirdi.

26


Hastanelerin dışarıya verdiği ana mesaj temizlik olsa da bu kadın tek başına bu imaja karşı direniyor gibiydi. Temizlik şirketinde çalışıyor olmalıydı. Herhangi bir tıp eğitimi olmadığı zaten belliydi; hatta ve hatta liseyi bitirmediğine iddiaya bile girerim. Üzerinde zanlımca haftaların bıraktığı kirin üzerine bir de göğüslerinin arasında kocaman bir leke vardı. Çirkin gülümsüyor, kaba saba konuşuyordu. Arada sırada içeri girip, bir aileye bilgi verip durdu. Sonra da bağıra çağıra “ Mesaim bitti” diyerek uzaklaştı.

25


Barın. Hastalık kimseye yakışmasa da çocuklar hiç yakışmıyor. Uzun boylu, basketbol şortu ve basketbol ayakkabıları giyse de basket oynamadığı oynayamadığı belli. Sağlıksızlık omuzlarına öyle çökmüş ki. İçeri girmeden önce anne ve babasına sarılıyor; onları teselli ediyor gibiydi. İçeri nasıl girdiyse, aynı şekilde yürüyerek çıkacak diye düşünüyordum ama öyle olmadı.

Sedyeyle çıkarken zaten soluk teni iyice solmuştu. Zor nefes alıyor gibiydi.

24


İranlı suratsız doktor; artist, çok bilmiş, burnu havada… Yaşlı kadınların övdüğü doktor olmadığı kesin. Yaşını kestirmek zor ama. Tepesi seyrelen saçları ve  gözaltı kırışıklıkları elli dese de bence nemrutluğundan elli gösteren bir otuz beş. Verdiği öğütler öğlen hangi kanalı açsan karşına çıkacak bir program konuğunun vereceği öğütlerle aynı.  “Sigarayı bıraksın, yediklerine dikkat etsin, içki içmesin, spor yapsın, stresten kaçsın…”

23


Sol burun deliğine takılmış bir hortum sol yanağına bantla yapıştırılmış bir çocuk kadar insanın içini burkan bir görüntü olabilir mi? Elbette olur ama bu da çok üzücü işte. Annesinin yanında duruyordu. Annesinin mutsuzluğunu en empati yoksunu insan bile hissedebilirdi. Çocuğun da tadı yoktu. Öyle sağa sola bakıp duruyordu.

22


Altı yaşındaki bir çocuğun tüm dişleri nasıl çürük olur anlaşılır gibi değil. Dişleri sadece çikolataya batırsan bile olmaz ama bu veletin öyleydi. Tahminim hiperaktifti. Dişleri çürük bile olsa güzel gülümsüyordu. Felix’i sevdi ve biraz onunla takıldı. Ta ki felix sigarasını çıkartana kadar. Veletin tüm sempatisi anında gitti. Bebe bildiğin öfke yaptı. “Sevmiyorum seni, çünkü sigara içiyorsun” dedi ve uzaklaştı. Felix gittiğinde hala arkasından sallıyordu.

21


Hastane zaten gergin ortam, bir de şu manyak teyzeler olayın üzerine tuz biber ekiyorlar. Çok konuşmasalar ve insanları sohbete çekmeye çalışmasalar iyi ama tutamıyorlar kendilerini. Teyzem doktoruna minettarlığın üst sınırları zorlayacak duygular besliyordu. Bildiğin aşıktı. Herkese doktorunu övdü durdu “ En başta hal hatır soruyor” dedi. Demek ki doktorlar için bu önemli.  Sonra aynı doktora aşık başka bir teyze buldu, salonun öte ucundan. Karşılıklı övüp durdular doktorlarını. Hatta sohbet seni mi daha çok seviyor, yoksa beni mi daha çok seviyora doğru gitti. Sonra hastalarından haber geldi ve sohbet bitti.

20


Son zamanlarda gördüğüm en güzel kızdı. Küçücük yüzü, bembeyaz teni, kızıl kahve ve kıvırcık saçları… Boyu boyuma da uygundu. Güzel de gülümsüyordu. Utangaçtı ve konuşmaya çalışan korkunç teyzelere karşı tahammüllüydü. Gözleri de renkliydi ama ne renk? Yeşil mavi arası olmalı. Babasının kalbinde fazladan damar vardı ve onun için gelmişlerdi Karabük’ten.  Yanındaki adam sevgilisi değildi ama abisi gibi de durmuyordu. Ten renkleri hariç benzer bir yanları yoktu. Bir de durmadan gülümsüyordu.

26 Nisan 2012 Perşembe

19


Çaprazımda oturuyordu. Simsiyah saçlarımnın açık hali anca on on iki santim olmalıydı ama saçını sımsıkı arkaya bağlamıştı. Firar eden bazı teller kulaklarının arkasında özgürlüklerini kutluyorlardı.

Zayıftı, yüzü kendinden de zayıftı. Güldüğü zaman yanakları geriliyordu. Zaten çok gülmüyordu da.Esmer teni ve üst dudağının basık ve yaygın  olmasından yola çıkarak arap kökenli olduğunu düşündürüyor. Karşısındaki kız da onun gibi kısa saçı ve saçını onun gibi bağlamış. Siyah saçlarını sarıya boyattığı çok belli. İkisi de çok haraketsiz oturuyor. Sohbet ediyor, başka bir şeye ilgilenmiyorlar ama ona rağmen çok hareketsizler. İkisinide aklı başka bir yerdeymiş gibi.

Çaprazdan kesiyorum kızı. Çok beğendiğimi söyleyemem ama kesiyorum. Bir an bile bakışlarımız çakışmıyor. Sanki özellikle bakmıyor.

Hesabı bizden önce ama dükkan kapanmaya yüz tuttuğu zaman istiyorlar. Arkası bize dönük olan çakma sarışın hesabı ödüyor, o hiç “Hayır ben ödeyim” gibilerinden  bir çabaya girişmiyor.

Ve kalkıyorlar. Gece boyunca ilk kez kikirdemelerini duyuyorum. Masadakinden ziyade, yürürken daha samimiler. Siyah tayt üzerine krem rengi bol bir gömlek giydiğini o zaman fark ediyorum. Köşeyi dönüyor ve kayboluyor.

25 Nisan 2012 Çarşamba

18


“ Dolar almayın! Dolarla iş yapmayın! Dolarla alışveriş yapmayın!” diye bağırıp duruyordu. Şişmandı, üzerinde bir kahverengi bir takım elbise vardı gömleği dışarda, kravatı aşağıdaydı. Alkollü olduğuna emindim, saçları önüne düşmüştü az da sakalı vardı. Ekonomik kriz sıfat tamlamasını televizyonda ve gazetelerde bolca gördüğüm zamanlardı. Otobüste birileri, “Dolar yükselince kafayı yemiş” gibi muhteşem bir sosylojik ve psikolojik gözlem harmanı sundu. Tüm otobüs hak verdik, kapılar kapandı ve yolumuza devam ettik.

17


Yerel bir ünlü beraber olmak garip bir his olmalı. Hem de o yerel ünlü biraz absürt hareketleri olan biriyse. Çok kısa gördüm yüzünü, belki somurttuğundan olacak yüzü çirkin gibiydi; ama beyaz tişört ve kot pantolonu ile fiziği güzeldi. Elele tutuşmuyorlardı, aralarında bir şey yok gibiydi. Ama aralarında bir şey var da gibiydi. Yerel ünlü de somurtuyordu. Buluştukları saatte barça – chelsea maçı vardı. O maça kaçar mıydı?

16


Yine bir piknik zamanıydı; engebeli, azı çim, çoğu toprak alanda yeteneklerimizi sergilemeye çalışıyorduk ama ortada yeteneğin y’s bile olmadığından şaklabanlık yapan kibirli maymunlardan farklı değildik. Sonra o geldi. Hepimizden büyük ve yetenekliydi. Top ayağına değdiği an anlamıştık durumu. Biraz topla oynadıktan sonra kariyerinden bahsetti. Amatör takımlarda oynamış ama menisküs olduğu için bırakmak zorunda kalmış. Hatta bir süre yatalak bile olduğunden bahsetti. Gözümüzde büyük yetenekti, sakatlanmasa büyük takımlarda oynayabilirdi.

Nedeni hakkında zerre fikrim yok ama maç yapmak yerine ortada sıçan oynamaya başladık. Sonra o sakatlandı. Kimse vurmadı ya da kimsenin darbesi olmadı. Kendi kendine sakatlandı. Dizini tutuyor, sekerek yürüyordu. “ tam iyileşmedim tabi, oynamamam lazımdı ama dayanamadım diyerek hayıflanarak arkadaşlarının yanını tuttu. 

15


Ne kadar da çok kızına benziyordu. Onun gibi kısaydı, kızının aksine çakma sarışındı. Eski moda kıyafetleri vardı, siyah ve eski. Sanki 90’ların modası gibi. Neyse, kızının yarattığı kaostan aldığı zevki gizlemiyordu. “ Biz E.’ kadınları böyleyizdir, istediğimizi bir şekilde elde ederiz” der gibiydi. El etti mi bilmiyorum ama umarım o ve türevlerinden uzak bir ömür sürerim.

14


Hepsinden kısaydı, hepsinden mutsuzdu, hepsinden negatifti, hepsinden tatsız ve kekremsiydi. Öğretmenlerinin gözüne baka baka isyan ediyor, oyunbozanlık yapıyordu. Derdi neydi bilmiyorum ama o kızı hiç sevmedim.

20 Nisan 2012 Cuma

13


Bağlum’un derinliklerinde bir piknikteyiz. Sevmediğim akrabalarım etrafımı sarmış. Bizi birbirimize bağlayan tek şey et ve et kokusu. Büyükler siyaset konuşmamaya gayret ederek mangal yakıyorlar, kadınlar dedikodunun beline beline vuruyor, gelmeyenlerin kulaklarını çınlatıyorlar, küçükler ise salak saçma bir ortamdalar.

Bir futbol topumuz var ama mekan engebeli, aşağı kaçınca getirmek dakikalar alıyor; top patlamasın diye top sevdamızdan vazgeçiyoruz. Bir de uçurtma var elimizde, en küçüğümüzün. Babası yapmamış, yapamaz zaten, hazır alınmış bir kırtasiyeden. Eski kalın defter kapları ve fabrikasyon çıtalar ile yapılmış.

Küçüklerin en büyüğü benim ve ömründe hiç uçurtma kaldırmamışım. Kalkmış uçurtmanın ipinden tutup, kendi, kendimi uçurtma uçuruyor sanmışlığım var ama uçurtma kaldırmış yok. İster istemez iş bana düşüyor. Hemen benden küçüklere emirler yağdırıyorum, “sen tut”, “sen koş”... Sonuç başarısızlık. Küçükler isyana geçiyor ve dayakla tehdit ediyorum. Benden büyükler ortamda olduğu için işe yaramıyor. Zaten aralarından sadece öz kardeşimi dövmüşlüğüm var ve her severinde hak ediyor.

Derken o geliyor. O küçükken uçurtmasını kendi yapan, kendi uçuran adam. Sevecen tavırlarla ortama akıyor, uçurtmanın gönyesi bozuk diyor. Yoksa siz doğru yaptınız. Hayat, bir başarızlığıma daha kılıf uyduruyor. Sonra bozuyor uçurtmayı, işte o zaman bir heyecan başlıyor bende. Ya tekrar yapamazsa; yapamadım, der giderse, tüm ihale bana kalır. Sırtımdan attım sandığım sorumluluk misli ile tekrar biniyor.

Tekrar yapıyor adam. O da yetmezmiş gibi uçuyor da uçurtmayı. Keyfim yerine geliyor. Adamın sevdası uçurtmayı kaldırmak, sonra ipi bize verip gidiyor. Küçüklere azar kaya kaya en çok ben tutuyorum uçurtmayı, sonra onlara veriyorum ve “sakın kaçırmayın” falan diyorum.  Kaçırmıyorlar ama uçurmayı şehre elektrik taşıyan devasa elektrik direğine takıyorlar. Çekiyorum, salıyorum, tekrar çekiyorum ama olmuyor. Kafam dönüyor, asılıyorum, koparsa kopsun elektrik teli, biri yanar kül olurmuş, şehir elektriksiz kalırmış umurumda değil. Yine olmuyor. Sonunda vazgeçiyorum. Küçükleri, büyüklere şikayet ediyorum.

19 Nisan 2012 Perşembe

12

Seçim günleri gergin zamanlardır. Her seçimde sekiz on kişi muhakkak öldürülür. Rekabet her zaman gerginliğe gebedir zaten.

Bu adam, mütesettir karısı ve küçük kızı ile gelmişti oy vermeye. Kılık kıyafetleri gösteriyordu ki; orta halli olmaya çalışan insanlardı. Oylarını vermiş, okulun kapısında denk geldikleri bir tanıdık ile iki çift laf ediyorlardı. Adamın sohbetini köpek havlaması ve kızının çığlıkları böldü. Korktu adam. Kızına zarar gelmesinden korktu. Baktı ki kızını köpek ıssırmamış, ama kızı çok korkmuş, adamın korkusu öfkeye döndü. Hızla ve hırsla köpeğin sahibi elemana koştu, bağırıp çağırıyordu ama küfretmiyordu – ne dediğini anımsamıyorum –

Köpek sahibi eleman suçlu olmaın verdiği mahcubiyetle geri çekildi. Adam solaktı, sol yumruğunu kaldırdı ama elemana vuramadı. Kendi yerinde zıpladı, bağırmaya devam etti ama yumruğu indiremedi.

Polisten korkmuş olabilirdi, köpekten korkmuş olabilirdi, kendinden daha genç ve sağlıklı duran elemandan korkmuş olabilirdi ya da bilmediğim ve asla bilemeyeceğim başka bir şeyden korkmuş olabilirdi.. O yumuruğu indiremedi.

Polis geldi, köpeği ve sahibi olan elemanı kovdu, adam ağlayan kızı ile ilgilendi.

11

Amacı ortam yapmak, hava atmaktı. Yavru husky cinsi köpeğinin gözleri buz mavisiydi, o da buz mavisi bir kot pantalon ve yine mavi tonlarda ekose bir kazak giymişti. Konu üzerinde biraz kafa yorunca belki de birini bekliyordu. O mahalleden olan ve oy veren biri o kapıdan muhakkak geçecekti. Belki kızı bir kez durakta görmüş ve aşık olmuştu. Oy vermeye geldiğinde kızı görecek, oy verdikten sonra da evine kadar takip edecek ve hayatının geri kalanının o kızı orada bekleyerek geçirecekti. İçinde bulunduğu çirkin varoşluğun altında romantik bir durum da olabilirdi.

Köpeğinin tasması yoktu. Bir köpeği olmak havalı bir şeyse, o köpeği tasmasız kontrol etmek daha da havalı bir şey olmalıydı ama sonra köpek yanından kaçtı ve küçük bir kıza doğru havlamaya başladı. Küçük kız çok korktu; bir çığlık, bir kargaşa ve kızın babası elemana doğru koştu, yumruğunu kaldırdı ama vuracak cesareti bulamadı, sadece diklendi. Malum seçim günü, hemen kapıdaki polisler olaya müdahil oldu. Kargaşa devam etti. Polis her zamanki gibi uzlaştırıcılığını ortaya koydu ve köpekli eleman olay yerinden kovuldu.

Aşk acısı sürgünle sonuçlanan köpekli eleman yanında köpeği ile küfrede küfrede ve intikam sözleri - göstecem ben onlara- ile evine doğru yol aldı.

16 Nisan 2012 Pazartesi

10

Ezgi dersanesine gittiğim, anadolu liseline hazırlandığım dönemler. Dersanenin en çalışkan öğrenciydi. Tüm denemelerde hep o birinci olurdu. Sınıflarımız aynı değildi; ek ders, etüd gibi zımbırtılarda görürdük onu. Burnu kalktıktı ama çok da değildi. İnceden bir kıskançlık ile hayranlık arası duygularım vardı. Mesela o dönemden sadece onun ve Arda’nın adını hatırlıyorum.

Sonra bir etütte ağlamaya başladı. İkinci olduğunu sanmıyorum, daha düşük netlerle birinci olmuş olmalı. Zırıl zırıl ağlıyordu. Mavi okul üniforması, sarı kumral saçları var aklımda bir de ağlarken kıpkırmızı olduğu. Öğretmen yanına oturup teselliye girişmişti sanırım. Ona karşı duygularım o zaman da karışmıştı. Hem üzülmüş, bir yandan da içimin yağları erimişti.

9

Tanımaz, etmedim... Anneannesi mi, babaannesi mi ne yan apartmanda otururdu ve sömestir ve yaz tatillerinin uzun zamanını burada geçirirdi. Anne babası Kenan’ı neden buraya salarlardı ve haftalarca bırakırlardı bilemem, sadece ayrı olmadıklarını hatırlıyorum. Küçükken bunu sorgulamak hiç aklıma gelmezdi.

Hepimizden yakışıklıydı Kenan ve yakışıklılık da Kenan’dan sonra gelen arkadaşımızın kulağı yoktu. Kahverengi saçları, güzel kıyafetleri vardı; hepimizden biraz uzundu – Son gördüğüm zaman onun boyuna yetişmiş olabilirim – neşeliydi, keyifliydi ve futboldan çok anlamazdı. Zaten futboldan da onlasa doğal olarak liderimiz olurdu. Karakteri uyumlu olduğu için kaleye geçmeyi sorun etmezdi ve Serdar’la kanka oldukları aynı takımda olurlar ve bizi hep yenerlerdi.

Yine bizden farklı olarak Kenan’ın kızlarla arası iyiydi. Hepsiyle konuşurdu, sıcaktı, rahattı. Kızlar en çok onu ve Serdar’ı severdi. Onlar bir bankta kızlarlar konuşurken ben kapıcının oğlu Yalçın’ı kaleye sokar, şut çalışırdım.

8

“Ben aslında patronun şoförüyüm, servisçi arkadaş uykusuz olduğu için yardım ediyorum”, demişti. Ben patron olsam altımda A8 olsa dişleri bu kadar çarpık bir adamı yanımda çalıştırmam.

Onun dışında güleryüzlü bir adamdı. Bmw’si olduğunda, servise bizden başka kimseyi almayıp sigara içerek bir yolculuk yapmayı planladığından falan bahsetti. Otel çok iyi ama şimdi mevsimi değil, yazları çok daha güzel olur, aramızda kalsın, dedi. Hep arkadan iş çeviren, çaktırmadan bir şeyler yapan, saman altından su yürüten bir yanı var gibiydi. İnice el sıkıştık sanırım.

7

Kimse ile göz temasına girmiyordu. Bir garip havası vardı; sanki tüm gözlükler onundu ve bize ödünç veriyor gibiydi. O olmasa filmden hiçbir şey anlayamazdık ve ona muhtaçtık.

Film bitti, bizde ona gözlükleri aynı havayla verdik. “ Al gözlüklerini,artık ihtiyacımız yok!Seninle işimiz bitti”.

6

Kimbilir nereden geliyordu? Kahverebgi kahve rengi giyinmiş balık etli bir kadındı. Sivri topuklu bir ayakkabı giyiyordu. Yürürken zorlandığı belliydi, belki canı bile yanıyordu. Elinde bej çantası sürüklenirken bir anda durdu. Duyduğu an baktığım belli olmasın diye bakışlarımı üzerinden çektim. Paçasındaki tozu eli ile çırptı. Çırpışlarında bir öfke vardı. Sert sert vuruyordu paçasına. Sonra yürümeye devam etti, birkaç saniye daha baktım.

5

Hemen her emekli polis gibi esnaflığa flaş bir geçiş yapanlardan ve Türk bayrağını dükkanına asan adamlardan nefret ediyorum. Bu adamın dükkanında kocaman bir Türk bayrağı yıllardır duruyor. Sanki emlakçılardan sadece o Türk, geri kalan Türk değil; vatanını sadece o seviyor, geri kalanlar haymatlaos! Onun dışında iş falan da yaptığı yok. Eski, cansız kahverengi takım elbisesini giyiyor ve dükkanında oturuyor. Kapısının önünde kendinden daha temiz olan arabası duruyor. Güneşe göre ya arabanın şemsiyesinin yerini değiştiriyor ya da arabanın yerini değiştiriyor. İki kelime etmişliğimiz olmasa da kaba saba bir adammış gibi geliyor. Hatta kesin mhp’lidir. Kesin konu kürtler olunca acımasız laflar etmekten çekinmiyordur.

4

Ahmet abinin çilesi. Acayip hızlı ve çok konuşuyor. Hatta çok çok çok konuşuyor ve hiç dinlemiyor. Kendini beğenmişliği en üst düzeyde. Konuşurken sözünün kesilmesinden, göz temasının kaçırılmasından çok rahatsız oluyor. Dikkat tekrar üstüne toplamak için eliyle dürtmekten de hiç çekinmiyor.

Yaşayacağı zamanın, yaşadığından az olduğunun farkında. Ondandır ki hazır para var, gezeyim anasını satayım; tavrında. Gezdiği yerleri, yaptığı yolculukları uzun uzun anlatıyor. Yirmi sene önce birkaç saat kaldığı Afyon bile onun için unutulmaz bir anı.

Çocuklarından ve torunlarından bahsederken gözleri parlıyor. Gelin almadık, kız aldık diyor. Ne kadar muhteşem bir kaynana olduğundan ve oğlunun evliliği esnasında yaşanan kriz anlarında ne kadar yerinde müdahaleler yaptığından övünç ile bahsediyor.

Kural tanımaz bir yanı da var, insanlarla konuşmaktan hiç çekinmiyor. Eşi ile tatlı sert bir havaları. Kimseye mutlu denmez ama mutluymuş gibiyi iyi oynuyorlar.

3

Görmüş geçirmiş altmışına dayanmış. Ölümü kabullenmiş ya da hazırlıklı bir hali kesinlikle yok. 15 sene önceki Rusya seyahatini anlatacak yer arıyor. Eşi Müjgan’dan daral gelmiş. “Neyim varsa yoksa oğullarım, torunlarım için” deyip duruyor. Paraya önem vermem havasında olsa da tam tersi, konu para olunca babasını tanımaz. Konuşma sesi, üslubu çok güzel; yılların getirdiği esnaflıktan yadigar olsa gerek.

İçki ve itibarlı dostlarından bahsedip duruyor, bir de eti ve mangalı çok sevdiğinden. Sivas’dan kalfalarımı getirdim, artık çocuklarım gibi oldular diyor ve bana samimi de geliyor. İşi gücü zaten onlara devrettiği aşikar. Bir ilacı bilemediğini fark ettim. Yine yaşlılarda olan bir şeyi birkaç kez, sanki ilk kez söylüyormuş gibi söyleme. İyi adam sayılır. Bir de hamamda gördüm de bildiğin ayı.

2

Otuz beş yaşlarında mutsuz bir kadın. Yüzüğünü çıkartmamış ama çok da evli gibi bir havası yok. Psikologlar, rehber öğretmenler gibi konuşuyor. Kesin birkaç tane nlp kitabı parçalamış ve muhtemelen workshoplara gitmiş. Bir ara elini omzuma attığında bir ilaç öneriyordu ve kendine biçtiği şifacı rolünü hemen hemen içtenlikle oynuyordu. Makyaj yapmamak, saçlarına çok özen göstermemek, spor giyinmek ve o ses tonu – ki beni çok gerer- tamamen kendisine çizdiği o rolün gerekliliği.

Doktorların çaresiz kaldığı zamanlar kendisine yöneldiğinden ve çare bulduğundan bahsetti iki kez. Konsept eczaneymiş kendisininki. Bitkisel tedavi ve bitki takviyeleri falan fistan. Kesinlikle sıkıcı.